Giriş: Türk Sosyal Güvenlik Sisteminde Statü Çatışmaları ve Emeklilik Hakkının Kutsallığı
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 60. maddesi uyarınca “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar.” Bu anayasal ilke, devletin vatandaşlarına karşı üstlendiği en temel pozitif yükümlülüklerden biridir. Modern hukuk sistemlerinde sosyal güvenlik şemsiyesi; bireylerin çalışma hayatları boyunca ürettikleri katma değerin, yaşlılık, malullük veya ölüm gibi risklerin gerçekleşmesi durumunda onlara onurlu bir yaşam standardı olarak geri dönmesini güvence altına almayı hedefler. Ancak, Türk sosyal güvenlik mevzuatının tarihsel süreçte geçirdiği parçalı yapıdan tekil yapıya geçiş serüveni, beraberinde çözülmesi son derece güç hukuki ihtilafları ve vatandaşlar nezdinde ciddi mağduriyetleri getirmiştir.
Özellikle uzun yıllar bir işverene bağlı olarak (işçi statüsünde) çalışıp SSK primleri ödeyen, ancak çalışma hayatının belirli bir evresinde kendi adına bağımsız bir işletme kurarak, bir şirkete ortak olarak veya vergi mükellefiyeti tesis ettirerek Bağ-Kur kapsamına giren sigortalılar, emeklilik tahsis süreçlerinde “statü çatışması” adı verilen ağır bir bürokratik engelle karşılaşmaktadır. Bu uyuşmazlıkların kalbinde, halk arasında “son 2520 gün kuralı” olarak bilinen normatif düzenleme ve Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) sigortalının lehine olan statüyü göz ardı ederek uyguladığı “zorunlu hizmet birleştirme” pratiği yatmaktadır.
Güncel hayatta bu durumun karşılığı son derece trajiktir. Yıllarca yüksek kazançlar üzerinden tavandan SSK primi yatıran ve halihazırda SSK şartlarında emekliliğe hak kazanmış bir vatandaş, sırf çalışma hayatının son yıllarında küçük bir işletme açtığı için sistem tarafından otomatik olarak Bağ-Kur statüsüne geçirilmekte, iradesi ve rızası dışında eski SSK primleri yeni Bağ-Kur primleriyle birleştirilmektedir. Bunun sonucunda vatandaş, hem emekli olabilmek için yıllarca fazladan beklemek zorunda kalmakta hem de hak ettiği asıl aylıktan yaklaşık %30 ila %35 oranında daha düşük bir emekli maaşına mahkûm edilmektedir.
Bu rapor, söz konusu mağduriyetlerin hukuki kökenlerini, mülga 2829 sayılı Kanun ile 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu arasındaki geçiş dönemi hükümlerini, Yargıtay’ın emsal içtihatları ile şekillenen “irade koşulunu” ve idarenin hukuka aykırı bu tatbikatına karşı yürütülecek İş Mahkemesi süreçlerini, akademik derinliği haiz ancak her kesimin anlayabileceği bir dille, detaylı bir biçimde analiz etmektedir.
Hukuki Dayanak: Normlar Hiyerarşisinde Mülga 2829 Sayılı Kanun ve 5510 Sayılı Kanun
Sosyal güvenlik mevzuatımızda bir sigortalının hangi kurumun (statünün) şartlarına göre emekli edileceğinin belirlenmesinde en önemli milat, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 1 Ekim 2008 tarihidir. Bu tarih öncesinde ve sonrasında sisteme girenler açısından iki farklı hukuki rejim uygulanmaktadır.
Kanun koyucu, 5510 sayılı Kanun’u ihdas ederken, geçmişte elde edilmiş kazanılmış hakları anayasal mülkiyet ve hukuki güvenlik ilkeleri çerçevesinde koruyabilmek amacıyla kanuna çeşitli geçici maddeler eklemiştir. Özellikle 5510 sayılı Kanun’un Geçici 2. ve Geçici 4. maddeleri, 1 Ekim 2008 öncesi sigorta girişi olanların haklarının mülga kanunlar (2829, 506, 1479 vb.) çerçevesinde korunacağını açıkça emretmektedir.
1 Ekim 2008 Öncesi İlk Defa Sigortalı Olanlar ve Son 2520 Gün Kuralı
Türkiye’de Ekim 2008 öncesi çalışma hayatına atılan milyonlarca sigortalı açısından emeklilik statüsünün belirlenmesinde “Sosyal Güvenlik Kurumlarına Tabi Olarak Geçen Hizmetlerin Birleştirilmesi Hakkında mülga 2829 sayılı Kanun” hükümleri uygulanmaktadır.
Mülga 2829 sayılı Kanun’un 8. maddesi, kurumlar arası statü belirleme işleminin teknik matematiğini çizmiştir. Bu kurala göre; sigortalının emeklilik talebinde bulunduğu tarihten geriye doğru fiili olarak prim ödediği son 7 yıllık hizmet süresi (7 yıl x 360 gün = 2520 gün) esas alınır. Bu 2520 günlük takvim süresi değil, fiilen prim ödenmiş gün süresidir. Son 2520 prim günü içerisinde, sigortalı en çok hangi kuruma (SSK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı) prim ödemişse (yani 1261 gün ve daha fazlası hangi statüdeyse), o kurumun mevzuatına göre emeklilik işlemi tesis edilir. Eğer son 2520 gün içerisindeki hizmet süreleri iki farklı statüde tam olarak eşitse (örneğin 1260 gün SSK, 1260 gün Bağ-Kur), eşit hizmet sürelerinden sonuncusunun tabi olduğu statü kurallarına göre aylık bağlanır.
Bu düzenleme, ilk bakışta objektif bir matematiksel kriter gibi görünse de, fiiliyata yansıması son derece adaletsiz olabilmektedir. Zira kişi, çalışma hayatının ilk 20 yılında kesintisiz SSK primi ödeyip emeklilik şartlarını tamamlamış olsa dahi, emekliliğini beklerken veya sonrasında geçimini sağlamak için açtığı işyeri nedeniyle son 3,5 yıl (1261 gün) Bağ-Kur kapsamında kalırsa, tüm geçmişi bir kenara itilerek Bağ-Kur mevzuatına göre emekli edilmektedir.
1 Ekim 2008 Sonrası Dönem: Tüm Çalışma Hayatı Kriteri
Sosyal güvenlik reformu olarak adlandırılan 5510 sayılı Kanun dönemiyle birlikte (1 Ekim 2008 sonrası ilk defa sigortalı olanlar için), son 2520 gün kuralı terk edilmiştir. Yeni sistemde, sigortalının çalışma hayatı boyunca, baştan sona tüm prim günleri toplanmakta ve totalde en çok hangi statüde (4/a, 4/b, 4/c) prim ödenmişse, emeklilik şartları ve tahsis işlemleri tamamen o statünün kurallarına göre belirlenmektedir. Yeni dönemin mimarisi, statüler arası geçişlerde son yıllardaki kısa süreli değişikliklerin yarattığı tahribatı önlemek amacını taşısa da, Türkiye’nin mevcut emekli adaylarının çok büyük bir kısmı halen 2008 öncesi sigortalı olduğu için hukuki ihtilaflar 2829 sayılı Kanun ekseninde kopmaktadır.
SSK (4/a) ve Bağ-Kur (4/b) Statüleri Arasındaki Uçurum ve Mağduriyetin Çapı
Söz konusu uyuşmazlığın salt bürokratik bir kurum ataması olmadığını, doğrudan doğruya bireylerin mülkiyet haklarını ve gelecek güvencelerini derinden sarsan bir mali problem olduğunu anlamak için, SSK ve Bağ-Kur statüleri arasındaki devasa farkları incelemek elzemdir. Statüler arası geçişin vatandaş üzerinde yarattığı negatif etkinin ana hatları şunlardır:
| Karşılaştırma Kriteri | 4/a (SSK İşçi) Statüsü | 4/b (Bağ-Kur Bağımsız Çalışan) Statüsü | Zorunlu Geçişin Yarattığı Mağduriyet |
| Asgari Prim Günü (Kadın) | 7.200 Gün (20 tam yıl) | 9.000 Gün (25 tam yıl) | SSK’dan Bağ-Kur’a geçirilen bir kadın sigortalı, ekstra 1.800 gün (5 yıl) daha çalışmak ve prim ödemek zorunda bırakılır. |
| Asgari Prim Günü (Erkek) | 7.200 Gün (20 tam yıl) | 9.000 Gün (25 tam yıl) | Erkek sigortalı da aynı şekilde 5 yıl (1800 gün) geç emeklilik şartıyla yüzleşir ve maddi hak kaybına uğrar. |
| Aylık Bağlama Oranı (ABO) | Çalışanların prime esas kazançları üzerinden daha yüksek oranda hesaplanır. | Genellikle esnafın asgari düzeyden beyanda bulunması sebebiyle taban rakamlarda kalır. | Yıllarca SSK tavandan prim yatıranlar, son yıllarda Bağ-Kur’a geçtikleri için maaşlarında %30 ila %35 oranında devasa düşüşler yaşarlar. |
| Prim Borcu ve Emeklilik | İşveren işçinin primini yatırmasa dahi, hizmet tespitiyle emeklilik hakkı kazanılır. İşçinin şahsi borcu yoktur. | Bağ-Kur sigortalısının kendi şahsi prim borcu olduğu için, 1 TL dahi borcu olsa emekli olamaz. | Ekonomik kriz veya nakit sıkıntısı yaşayan esnaf, primlerini ödeyemediği için emeklilik hakkını fiilen süresiz olarak kaybeder. |
İşte tablodaki bu hukuki ve matematiksel uçurum, SGK’nın “hizmet birleştirmeyi zorunlu kılan” idari işleminin neden yargıya taşındığının en açık özetidir. Sosyal hukuk devleti ilkesi, vatandaşını korumakla mükellefken; sistemin bürokratik çarkları, SSK kapsamında zaten hak edilmiş olan bir emekliliği, son 2520 gün kuralını bahane ederek gasp etmekte ve vatandaşı Bağ-Kur cehennemine sürüklemektedir.
Uygulama ve Yargıtay Görüşü: “Zorla Hizmet Birleştirilemez” İçtihadı ve İrade Unsuru
Mülga 2829 sayılı Kanun’un ruhu ile Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) katı lafzi yorumu arasındaki çatışma, nihayetinde Yargıtay’ın üst düzey dairelerinin ve Hukuk Genel Kurulu’nun önünde çözüme kavuşturulmuştur. İdarenin dayanağı, kanunda yer alan “kurumlardaki hizmet süreleri birleştirilir” lafzının amir (emredici) hüküm olduğu ve kurumun bu konuda inisiyatif kullanamayacağı savıdır. SGK, emeklilik talebinde bulunan vatandaşın açıkça “Benim SSK günlerim emekli olmama zaten yetiyor, Bağ-Kur günlerimi dahil etmeyin” şeklindeki iradesini yok saymakta, sistemi otomatikleştirerek tüm hizmetleri zorla birleştirmektedir.
Ancak yüksek yargının meseleye bakış açısı, kanunların korumayı amaçladığı temel felsefeye (teleolojik yoruma) dayanmaktadır. Yargıtay’ın sosyal güvenlik hukuku alanında uzmanlaşmış dairelerinin yerleşik emsal kararlarında ve prensiplerinde, bu hukuki düğüm sigortalının “iradesi ve rızası” temelinde çözülmüştür.
2829 Sayılı Kanun’un Gerçek Amacı: Hizmetlerin Ziyan Olmasını Engellemek
Yargıtay emsal kararlarında, mülga 2829 sayılı “Sosyal Güvenlik Kurumlarına Tabi Olarak Geçen Hizmetlerin Birleştirilmesi Hakkındaki Kanun”un genel gerekçesine atıfta bulunarak çok net bir çizgi çekmektedir. Yüksek mahkemeye göre bu kanunun asıl amacı; çalışma hayatı boyunca farklı kurumlarda (biraz SSK, biraz Bağ-Kur vb.) çalışmış ancak hiçbir kurumdaki hizmet süresi tek başına emekli aylığı bağlanmasına yeterli olmayan sigortalılara bir şans tanımaktır.
Kanun koyucu, bu farklı kurumlardaki günlerin ziyan olmasını önlemek ve bunların toplamı üzerinden vatandaşı emekli edebilmek için “hizmet birleştirme” müessesesini ihdas etmiştir. Yani hizmet birleştirmesi, kanun koyucu tarafından bir “kolaylaştırıcı”, bir “koruyucu zırh” olarak tasarlanmıştır.
Ancak SGK’nın mevcut uygulaması, bu koruyucu zırhı vatandaşın aleyhine işleyen bir kılıca dönüştürmüştür. Eğer bir vatandaş, halihazırda SSK’ya ödediği örneğin 7500 gün ile zaten 4/a statüsünden emekli olma hakkını elde etmişse, onun sonradan ödediği 1300 günlük Bağ-Kur primini sisteme zorla dahil edip onu 9000 gün şartına tabi tutmak, kanunun var oluş amacına (ratio legis) taban tabana zıttır. Yargıtay, kanunla sigortalı lehine getirilen bir sistemin, idari pratiklerle sigortalının elinde olmayan sebeplerle mağduriyetine neden olacak şekilde aleyhe çevrilemeyeceğine hükmetmiştir.
Emsal Kararların Çekirdek Prensibi: Sigortalının İradesi ve Talebi
Yargıtay’ın konu hakkındaki en önemli prensip kararlarında şu kesin kural oluşturulmuştur: “Bazı sosyal güvenlik kurumlarında geçen hizmet süreleri toplamının tek başına aylık bağlanmasına yeterli olması halinde, diğer kurumlarda geçen hizmetlerin birleştirilmesinde sigortalının ya da hak sahibinin iradesinin de bu yönde olması koşuluyla bir zorunluluk bulunmamaktadır.”.
Bu ifadenin hukuki meali şudur: Devlet, hizmet süreleri tek başına aylık bağlamaya yeten vatandaşa “Senin hizmetlerini zorla birleştiriyorum” diyemez. Hizmet birleştirmesinin zorunlu olabilmesi için, o hizmetlerin birleştirilmesinin kişinin emekli olabilmesi için teknik olarak şart olması (aksi takdirde emekli olamaması) gerekmektedir. Eğer kişi sadece SSK günleriyle emekli olabiliyorsa, idare Bağ-Kur günlerini sisteme dahil etmeden, kişiyi doğrudan SSK statüsünden emekli etmekle yükümlüdür.
Dolayısıyla, emekliler (veya vefatı halinde geride kalan hak sahibi eş ve çocukları) hakkında rızaları dışında, zorla hizmetlerinin birleştirilmesine karar verilemez. İradenin (talebin) aksi yönünde tesis edilen her türlü idari işlem açıkça hukuka aykırıdır ve iptale tabidir.
SGK’nın “Yersiz Ödeme” Gerekçesiyle Yaptığı İptaller ve Sebepsiz Zenginleşme Boyutu
Zorunlu hizmet birleştirmesi sorunu sadece yeni emekli olacakları değil, yıllardır emekli maaşı alanları da vurmaktadır. Yargıtay önüne gelen birçok emsal uyuşmazlıkta maddi vakıa (olayın gelişimi) şu şekilde gerçekleşmektedir: Sigortalı hayatını kaybeder, geride kalan eşine ve çocuklarına SGK tarafından dul ve yetim aylığı (SSK statüsünden) bağlanır. Aradan yıllar geçtikten sonra SGK sistemlerinde yapılan rutin bir geriye dönük tarama sırasında, vefat eden kişinin geçmişte Bağ-Kur kaydı olduğu fark edilir. İdare, “son 2520 gün kuralını” işletir ve aylığın aslında Bağ-Kur statüsünden bağlanması gerektiğine, ancak müteveffanın Bağ-Kur gün sayısının da tek başına aylık bağlamaya yetmediğine karar verir.
Bu tespiti yapan SGK, dehşet verici bir idari işleme imza atarak;
- Hak sahiplerinin yıllardır aldığı SSK ölüm/yetim aylığını tek taraflı olarak derhal keser (iptal eder),
- 5510 sayılı Kanun’un 96. maddesi (Yersiz Ödemelerin Geri Alınması) bendine dayanarak, yıllar boyunca ödenmiş olan tüm maaşları yasal faiziyle birlikte yüklü bir borç (Ödeme Emri) olarak dul ve yetimlerden geri ister.
İşte Yargıtay’ın sosyal güvenlik daireleri, bu hukuk cinayetine kesin bir dille dur demiştir. Yüksek mahkeme, idarenin temel işlemi olan “aylığın kesilmesi ve hizmetlerin birleştirilmesi” uygulamasını bizzat hukuka aykırı bulduğundan, ortada 5510 sayılı Kanun Madde 96 kapsamında bir “yersiz ödeme” (sebepsiz zenginleşme) olgusunun da bulunmadığına hükmetmiş; iptal edilen aylıkların faiziyle geri ödenmesine karar vermiş ve vatandaşı SGK’ya karşı borçsuz (menfi tespit) kılmıştır.
Ombudsman (Kamu Denetçiliği Kurumu) Kararlarının Hukuki Etkisi
İdare ile vatandaşlar arasındaki uyuşmazlıklarda idarenin eylemlerini insan haklarına, hakkaniyete ve hukuka uygunluk yönünden inceleyen Kamu Denetçiliği Kurumu (Ombudsman) da bu konuda vatandaşın yanındadır. Ombudsman’ın “Başvuranın emekli aylığının hizmet birleştirmesi yönünden değerlendirilmesi” başlıklı kararlarında, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun içtihatlarına açıkça atıf yapılarak; farklı sosyal güvenlik kuruluşlarına tabi hizmetleri bulunanların, ancak bu hizmetlerin birleştirilmesi halinde aylık bağlanmasına hak kazanmaları durumunda birleştirmenin zorunlu olacağı belirtilmiştir.
Tek başına bir çalışmanın aylık bağlanmasına yeterli olması halinde kişinin birleştirmeye zorlanamayacağı Ombudsman tarafından da vurgulanarak, SGK’ya mağduriyetin giderilmesi için “Tavsiye Kararı” verilmiştir. Ancak, idare hukukumuzun yapısı gereği Ombudsman kararları icrai değil tavsiye niteliğindedir. Bu sebeple SGK, iç genelgelerini ve bilgisayar yazılımlarını gerekçe göstererek bu tavsiyelere çoğunlukla uymamakta, vatandaşın hakkını alabilmesi için adalet saraylarının kapısını çalması zorunlu hale gelmektedir.
Hukuki Süreç ve Usul Hukuku Boyutu: Dava Açmadan Önce Bilinmesi Gerekenler
SGK’nın hukuka aykırı bu tatbikatı karşısında mağduriyet yaşayan vatandaşların haklarına kavuşabilmeleri, teknik ve usul hukuku kurallarına sıkı sıkıya bağlı bir dava sürecinin titizlikle yürütülmesine bağlıdır. Türk Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) ve 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu kapsamında, bir davanın esastan kazanılabilmesi için öncelikle “dava şartlarının” ve usul kurallarının eksiksiz yerine getirilmesi elzemdir. Aksi takdirde, davanın son derece haklı temellere dayanmasına rağmen usulden reddedilmesi riski yüksektir.
Bu kapsamda, “Zorunlu Hizmet Birleştirmesi İşleminin İptali, Menfi Tespit ve Yaşlılık/Ölüm Aylığı Bağlanması” talepli davalarda dikkate alınması gereken yasal usuller şunlardır:
1. Dava Öncesi Kuruma Başvuru Şartı (7036 Sayılı Kanun Madde 4)
Sosyal Güvenlik Kurumuna karşı doğrudan adliye binalarına giderek dava açılamaz. 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 4. maddesi gereğince, sosyal güvenlik mevzuatından doğan uyuşmazlıklarda mahkemeye başvurmadan önce uyuşmazlık konusu hakkında bizzat SGK’ya yazılı olarak başvurulması zorunludur.
Vatandaş veya avukatı, öncelikle Kurum’dan “SSK günlerinin tek başına dikkate alınarak aylık bağlanmasını, Bağ-Kur günlerinin hesaba katılmamasını” talep etmelidir. Eğer SGK bu başvuruyu açıkça reddederse (veya yasal cevap süresi içinde hiç cevap vermeyerek zımnen reddetmiş sayılırsa), ancak bu aşamadan sonra İş Mahkemesinde dava açılabilir. Eğer bu zorunlu ön başvuru şartı atlanarak dava açılmışsa, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun emsal kararları gereği hakim davayı derhal reddetmez; davacı tarafa “Kuruma başvuru şartını tamamlaması” için kesin süre verir. Bu süre içinde başvuru yapılmazsa, dava “dava şartı yokluğundan” usulden reddedilir.
Önemli İstisna (Ödeme Emri Davaları): Eğer vatandaş, SGK’nın doğrudan doğruya tebliğ ettiği ve yersiz ödemelere ilişkin yüklü bir borcu içeren 6183 sayılı Kanun kapsamındaki “Ödeme Emrine” itiraz edecekse, bu durumda Kuruma ön başvuru şartı aranmaz. Ödeme emrine itirazlar, tebliğ tarihinden itibaren hak düşürücü süre olan 15 gün içerisinde doğrudan görevli İş Mahkemesine yapılmalıdır. Bu sürenin kaçırılması, borcun kesinleşmesine ve hesaplara haciz konulmasına neden olur.
2. Arabuluculuk Kurumunun İstisnai Durumu
Türk İş Hukukunda, işçi ile işveren arasındaki uyuşmazlıklar (kıdem, ihbar, fazla mesai alacakları, işe iade davaları vb.) dava şartı olarak zorunlu arabuluculuğa tabidir. Ancak, sosyal güvenlik hakkına ilişkin davalar (hizmet tespiti, sigortalılık başlangıç tarihinin tespiti, emeklilik statüsünün belirlenmesi, zorla hizmet birleştirme iptali) doğrudan doğruya kamu düzenini ilgilendirdiğinden ve idari nitelik taşıdığından zorunlu arabuluculuk kapsamı dışındadır. Dolayısıyla, SGK’ya karşı açılacak bu tarz iptal ve tespit davalarından önce arabulucuya gitme yükümlülüğü bulunmamakta, Kuruma başvuru safhasından sonra doğrudan mahkemeye başvurulabilmektedir.
3. Görevli ve Yetkili Mahkeme Kuralları (HMK Md. 6 ve Md. 14)
Mahkemelerin görevi kamu düzenine ilişkindir ve yargılamanın her aşamasında hakim tarafından resen incelenir.
- Görevli Mahkeme: SGK’nın taraf olduğu ve sosyal güvenlik mevzuatından kaynaklanan (idari para cezaları hariç) her türlü uyuşmazlığın çözüm yeri 7036 sayılı Kanun uyarınca İş Mahkemeleridir. İş Mahkemesinin bulunmadığı ilçelerde davalar, Asliye Hukuk Mahkemelerinde “İş Mahkemesi Sıfatıyla” görülür.
- Yetkili Mahkeme: Yetki kuralları 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) ile belirlenmiştir. HMK Madde 6 uyarınca genel yetkili mahkeme, davalı tüzel kişinin (SGK Başkanlığı) davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri olan Ankara mahkemeleridir. Ancak HMK Madde 14 uyarınca “Bir şubenin veya taşra teşkilatının işlemlerinden doğan davalarda, o şubenin bulunduğu yer mahkemesi de yetkilidir” kuralı devreye girer. Yani vatandaş, kendi emeklilik işlemlerini yürüten veya aylığını iptal eden SGK İl Müdürlüğünün ya da Sosyal Güvenlik Merkezinin bulunduğu yerdeki İş Mahkemesinde davasını rahatlıkla açabilir.
4. Hak Düşürücü Süreler ve Zamanaşımı Kavramları Arasındaki İnce Çizgi
Hukuk uygulamasında hak kayıplarının en büyük sebebi sürelerin kaçırılmasıdır.
- Hizmet Tespiti Davalarında 5 Yıllık Hak Düşürücü Süre: Kural olarak, “sigortasız çalışılan” bir dönemin SGK kayıtlarına tescil ettirilmesi amacıyla açılan hizmet tespiti davaları, hizmetin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıllık hak düşürücü süreye tabidir. Hak düşürücü süre, hakim tarafından re’sen dikkate alınır. Eğer sigortalı vefat etmişse, mirasçılarının bu davayı açma süresi ölüm tarihinden itibaren işlemeye başlar.
- Zorunlu Hizmet Birleştirmesinin İptali Davasında Süre: Ancak konumuz olan uyuşmazlık, klasik bir sigortasızlık (hizmet tespiti) davası değildir. Bu dava, SGK kayıtlarında halihazırda var olan prim günlerinin hukuka aykırı şekilde değerlendirilmesine karşı açılan bir “emeklilik hakkı” (statü tespiti ve tahsis) davasıdır. Emeklilik hakkı, Anayasal bir sosyal güvenlik hakkı olduğundan mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilir ve kural olarak yaşlılık aylığı talep etme hakkı herhangi bir hak düşürücü süreye tabi değildir. Şartları uyan kişi dilediği zaman aylık talebinde bulunabilir.
- Maaş Farklarının (Geriye Dönük Alacakların) Zamanaşımı: Eğer sigortalı, SGK’nın dayatmasıyla mecburen Bağ-Kur statüsünden yıllarca daha düşük emekli maaşı almışsa; hizmet birleştirmesi yapılmaksızın başından itibaren SSK şartlarında emekli olması gerektiğinin tespitiyle, geçmişe dönük eksik yatan maaş farklarının kendisine yasal faiziyle ödenmesini İş Mahkemesinden talep edebilir. Ancak Türk Borçlar Kanunu kapsamında dönemsel edimler (maaş alacakları) 5 yıllık zamanaşımına tabidir. Zamanaşımı itirazı bir “def’i” olup davalı SGK tarafından esasa cevap süresi içinde ileri sürülebilir. Dolayısıyla geriye dönük maaş farkları talep edilirken, davanın açıldığı tarihten geriye doğru en fazla 5 yıllık farkların alınabileceği hukuki bir gerçekliktir.
Sıkça Sorulan Sorular (SSS)
Sosyal güvenliğin karmaşık dehlizlerinde vatandaşların zihninde oluşan soruları netliğe kavuşturmak adına, konunun en çok merak edilen üç başlığını özetleyelim:
Hukuki olarak SGK kayıtlarından fiilen çalışılmış ve prim tahakkuk etmiş bir dönemi “tamamen sildirmek” (eğer fiili bir çalışma veya mükellefiyet varsa) mümkün değildir ve doğru bir yöntem de değildir. Ancak talep etmeniz gereken şey silinmesi değil; Yargıtay emsal kararlarında vurgulandığı üzere, “Bağ-Kur günlerinizin emeklilik hesabında hizmet birleştirmesine dahil edilmemesi (hesaplama dışı tutulması)”dır. SGK bu talebinizi mevcut yazılımları ve iç genelgeleri gereği büyük ihtimalle reddedecektir. Bu red kararının ardından İş Mahkemesinde açacağınız davayla, iradeniz hilafına yapılan birleştirme işlemini iptal ettirerek sadece SSK hizmetleriniz üzerinden emekli olmaya hak kazanabilirsiniz.
Eğer tarafınıza SGK tarafından 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun kapsamında bir “Ödeme Emri” gönderilmişse, durum son derece acildir. Tebliğ aldığınız tarihten itibaren tam 15 gün içerisinde, ikametgâhınızın veya işlemi yapan SGK ünitesinin bulunduğu yerdeki görevli İş Mahkemesinde ödeme emrine itiraz davası açmanız zorunludur. Bu süre hak düşürücü süredir; 16. gün dava açarsanız hakkınızı kaybedersiniz ve banka hesaplarınıza, menkul ve gayrimenkullerinize SGK tarafından e-haciz işlemi uygulanır. Bu tür bir tebligat alındığında derhal profesyonel hukuki sürece geçilmelidir.
Hayır, reddedilmez. İş Kanunu uyarınca getirilen dava şartı arabuluculuk sistemi; işçi ile işveren arasındaki özel hukuk uyuşmazlıkları (kıdem tazminatı, fazla mesai, işe iade vb.) için zorunludur. Emeklilik statüsünün belirlenmesi, hizmet birleştirmesinin iptali ve Kuruma karşı açılacak benzer tespit davaları niteliği itibariyle zorunlu arabuluculuk kapsamına girmemektedir. Ancak unutulmamalıdır ki arabuluculuk şartı olmasa da, dava açmadan önce ilgili Sosyal Güvenlik Merkezine veya İl Müdürlüğüne yazılı ön müracaatta bulunma şartı devam etmektedir.
Sonuç
Sosyal Güvenlik Hukuku; sık sık değişen torba yasalar, geçici kanun maddeleri, iptal edilen yönetmelikler ve idarenin yayınladığı sayısız iç genelgeyle örülmüş, Türkiye’nin en teknik, detaylı ve uzmanlık gerektiren hukuk branşlarının başında gelmektedir. Hukukun üstünlüğünün bir yansıması olarak Yargıtay’ın sosyal güvenlik dairelerinin ve Hukuk Genel Kurulu’nun vermiş olduğu “Hiçbir kurumdaki hizmeti tek başına emekli aylığı bağlanmasına yeterli olmayan sigortalılara bir kolaylık olarak getirilen hizmet birleştirme müessesesinin, hizmetleri tek başına emekliliğe yeten kişilere zorla dayatılamayacağı” yönündeki emsal içtihatlar , adaletin tesisi adına atılmış muazzam bir devrim niteliğindedir.
Ancak, hukuk sistemimizde hak kendiliğinden sahibini bulmaz; hakkın talep edilmesi, kanıtlanması ve usulüne uygun şekilde yargı mercilerinden alınması gerekir. Sosyal Güvenlik Kurumu, devasa bir bürokratik aygıt olarak, kendi iç yönergelerini ve bilgisayar algoritmalarını mahkeme kararlarına rağmen rutin olarak uygulamaya devam etmekte, “son 2520 gün” kuralını katı bir şekilde işlettiğinden vatandaşların taleplerini idari aşamada reddetmektedir.
Bu noktada hak arama hürriyetinin etkin kullanılması devreye girmektedir. HMK’nın ve 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun karmaşık usul kuralları; görevli ve yetkili mahkemenin doğru tayini , dava öncesi zorunlu müracaat prosedürleri , hak düşürücü süreler ve zamanaşımı def’ilerine karşı üretilecek argümanlar , davanın kaderini bütünüyle tayin eden unsurlardır. Yıllar süren emeğinizin, alın terinizin heba olmaması, emeklilik yaşınızın ötelenmemesi ve hak ettiğiniz en yüksek orandan emekli maaşına kavuşabilmeniz, doğru atılmış adımlara bağlıdır.
Hukuki süreçlerin evrensel doğası gereği, davanın seyri kişiye özel delillere, prim dökümlerine ve idarenin savunmalarına göre şekilleneceğinden hiçbir davada “kesin kazanırız” şeklinde peşin ve mutlak vaatlerde bulunulamaz. Ancak yüksek yargı nezdinde oturmuş içtihatların, doğru hukuki argümantasyonla somut olaya uyarlanması halinde başarı ihtimali son derece güçlenmektedir. Bu nedenle, idare ile yazışmalara başlamadan ve telafisi imkânsız süreleri kaçırmadan önce, Sosyal Güvenlik Mevzuatı, İş Hukuku ve dava usullerine tam anlamıyla hâkim profesyonel bir hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti alınması, geleceğinizin güvence altına alınması adına atılacak en kritik adımdır. Haklarınızı şansa veya bürokrasinin insafına değil, hukukun evrensel güvencesine emanet ediniz.
Benzer makalelerimiz;
Son Yedi Yıl Kuralı, SSK ve Bağ-Kur Ayrımı ve Yargıtay’ın Karma Hizmet Yaklaşımı