Neden gündemde
Türkiye’de emeklilik statüsünün belirlenmesinde en çok tartışılan alanlardan biri, farklı sigortalılık statülerinde geçen hizmetlerin nasıl değerlendirileceğidir. Özellikle ilk defa bir Ekim iki bin sekizden önce sigortalı olan kişiler bakımından, uzun süredir uygulanan kural; hizmet birleştirmesi gerekiyorsa, son yedi yıllık fiili hizmet süresi esas alınarak hangi kurum mevzuatına göre aylık bağlanacağının belirlenmesidir. Bu son yedi yıl, uygulamada iki bin beş yüz yirmi gün olarak hesaplanır. Buna karşılık ilk defa bir Ekim iki bin sekizden sonra sigortalı olanlarda kanun koyucu farklı bir yöntem benimsemiş ve yaşlılık aylığı bakımından toplam çalışma hayatında en fazla sigortalılığın geçtiği statüyü esas almıştır.
Son günlerde gündeme gelen dosyada davacının altı bin yedi yüz otuz gün SSK, dört yüz elli gün Emekli Sandığı ve iki bin doksan iki gün Bağ-Kur hizmeti bulunduğu; SGK’nın son yedi yıl ölçüsüne göre Bağ-Kur statüsünden aylık bağladığı; davacının ise aslında yalnızca SSK hizmetleriyle emekliliğe hak kazandığını, bu nedenle daha geç ve daha düşük aylıkla emekli edildiğini ileri sürdüğü görülüyor. İlk derece mahkemesi ve istinaf, davacı lehine karar verirken; Yargıtay Onuncu Hukuk Dairesi iki bin yirmi dört tarihli kararında dosyayı bozdu, ancak bozma gerekçesi “kişi SSK’ya dayanamaz” şeklinde bir ilke reddi değil, talep sınırının aşılması, hesabın davacı talebine göre yeniden kurulması gereği ve usuli kazanılmış hak yönlerinden kuruldu. Kamuya yansıyan son aşamada ise Hukuk Genel Kurulu’nun, aynı dosyada yerel mahkemenin direnme kararını uygun bulduğu bildirildi.
Bu nedenle asıl soru şudur: Son yedi yıl kuralı tamamen mi kalktı, yoksa Yargıtay yalnızca “tek başına yeterli olan bir statü varken sigortalı hizmet birleştirmesine zorlanamaz” çizgisini mi güçlendirdi? Yapılan araştırma, ikinci sonucun daha isabetli olduğunu gösteriyor. Mevzuat düzeyinde son yedi yıl kuralı hâlâ yürürlüktedir; fakat içtihat çizgisi, bir sigortalının tek başına bir statüde emeklilik koşullarını sağladığı hâllerde, aleyhine sonuç doğuracak zorunlu hizmet birleştirmesine karşı güçlü bir koruma geliştirmiş görünmektedir.
Hukuki zemin
Mülga iki bin sekiz öncesi rejim için temel metin, 2829 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumlarına Tabi Olarak Geçen Hizmetlerin Birleştirilmesi Hakkında Kanun idi. Bu Kanun’un amacı, çeşitli sosyal güvenlik kurumlarında dağınık kalan hizmetlerin birleşerek sigortalının hak kaybına uğramamasını sağlamaktı. Aynı Kanun’un sekizinci maddesi, aylığı bağlayacak kurumu belirlerken son yedi yıllık fiili hizmet süresi içinde fazla hizmeti bulunan kurumu esas alır; süreler eşitse, son statü uygulanır. Uygulama yönetmeliği ise bu son yedi yılı açıkça üç yüz altmış çarpı yedi eşittir iki bin beş yüz yirmi gün olarak tanımlar. Bu nedenle pratikte konuşulan “son iki bin beş yüz yirmi gün kuralı”, aslında 2829 m. 8 ile yönetmelikteki bu hesabın birleşimidir.
Bununla birlikte, 2829 sayılı Kanun yürürlükten kaldırılmış olsa da, bir Ekim iki bin sekizden önce sigortalı olanlar bakımından geçiş hükümleri nedeniyle uygulama etkisi devam eder. Yargıtay Onuncu Hukuk Dairesi’nin iki bin on tarihli bir kararında açıkça belirtildiği üzere, 2829’un kaldırılmış olması, bu tarihten önce sigortalı olanlar bakımından son yedi yıl rejimini kendiliğinden ortadan kaldırmaz; bu grup için geçiş hükmü nedeniyle eski rejim uygulanmaya devam eder. Resmî Gazete’de yayımlanan Kurum uygulamasına ilişkin ikincil açıklamalarda da, bir Ekim iki bin sekiz öncesi sigortalılar için aylığa esas kanunun mülga 2829 hükümlerine göre tespit olunacağı vurgulanmaktadır.
Buna karşılık bir Ekim iki bin sekizden sonra ilk defa sigortalı sayılanlar için 5510 sayılı Kanun’un sigortalılık hallerinin birleşmesine ilişkin düzenlemesi uygulanır. Bu metne göre, birden fazla statüde çalışmış olanların yaşlılık aylığı taleplerinde, en fazla sigortalılığın geçtiği sigortalılık hali esas alınır; hizmet süreleri eşitse son statü dikkate alınır. Dolayısıyla post-reform dönemde gerçekten “toplam çalışma hayatı ağırlığı” esasına dayalı farklı bir model vardır.
Bu sebeple, kamuoyunda zaman zaman yapılan “yeni Yargıtay kararıyla artık eski sigortalılarda da toplam gün fazlalığı esas alınacak” yorumları mevzuat bakımından isabetli görünmemektedir. Böyle bir yorum, bir yandan 2829’un son yedi yıl kuralını, diğer yandan 5510’un yalnızca yeni sigortalılar için kurduğu toplam-hizmet modelini birbirine karıştırır. Basına yansıyan bazı yorumlarda bu iki rejimin iç içe geçtiği görülse de kanun metni buna destek vermemektedir.
İçtihat çizgisi
İçtihat gelişimine bakıldığında, Yargıtay’ın uzun yıllardır tamamen katı ve tek yönlü bir çizgide olmadığı görülür. Özellikle Hukuk Genel Kurulu’nun iki bin iki ve iki bin on tarihli kararları, hizmet birleştirmesinin amacının sigortalıyı korumak olduğunu; tek başına aylığa hak kazanmaya yeterli hizmet varken, sigortalının aleyhine sonuç verecek zorunlu birleştirme yorumunun kanunun amacıyla bağdaşmayabileceğini kabul eden kararlar olarak doktrinde öne çıkarılmaktadır. Kamu Denetçiliği Kurumu kararlarında da bu iki Genel Kurul kararına “içtihat niteliğinde” atıf yapıldığı görülmektedir.
Bu yaklaşımın somut ve çok net örneklerinden biri, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Otuz Dördüncü Hukuk Dairesi’nin iki bin on sekiz tarihli kararında ortaya kondu. Kararda; davacının 4/a kapsamındaki çalışmasının, hizmet birleştirmesi yapılmaksızın tek başına yaşlılık aylığı bağlanmasına yeterli olduğu, uyuşmazlığın da zaten “hizmet birleştirmesinin zorunlu olup olmadığı” noktasında toplandığı belirtildi. Daire, 2829’un ancak başka kurumlardaki hizmetlerden yararlanma zorunluluğu bulunan hâllerde devreye gireceğini, sigortalının 506 sayılı Kanun kapsamındaki koşulları tek başına sağladığı durumda hizmet birleştirmesine zorlanamayacağını kabul etti ve 4/a üzerinden aylık bağlanması gerektiğine hükmetti.
Benzer doğrultuda, Yargıtay Yirmi Birinci Hukuk Dairesi’nin iki bin on dokuz tarihli karar özeti de uyuşmazlığın tam olarak “davacının hizmet birleştirmesine zorlanıp zorlanamayacağı” noktasında toplandığını ve 2829’un amacının, yeterli olmayan dağınık hizmetleri korumak olduğunu vurguladı. Bu karar, BAM çizgisinin Yargıtay düzeyinde de karşılık bulduğunu gösteren önemli bir durak olarak değerlendirilebilir.
Daha da önemlisi, bugün kamuoyunda tartışılan dosyanın önceki aşamasında verilen Yargıtay Onuncu Hukuk Dairesi’nin yirmi Şubat iki bin yirmi dört tarihli bozma kararı, basında yansıtıldığı gibi “zorunlu hizmet birleştirmesini onayan” bir karar değildir. Daire, kararında açıkça 2829’un ancak bir kurumdaki hizmetin aylığa yetmediği ve başka kurumlardaki hizmetlere ihtiyaç duyulduğu hâllerde uygulanacağını belirtti; iki bin iki tarihli Hukuk Genel Kurulu kararına atıf yaptı; hatta sigortalının iradesine üstünlük tanınması gerektiği yönündeki içtihatlara değindi. Bozma, yerel mahkemenin davacının talebini aşarak 5434 sayılı hizmetleri de hesaba katması, aylık farkı hesabının talebe göre ve önce Kurumdan bilgi alınarak kurulması gereği ile usuli kazanılmış hak çerçevesinde yapıldı.
Doktrinde yayımlanan güncel bir çalışma ise, bu hattın iki bin yirmi beş yılında da sürdüğünü gösteriyor. Çalışmada; Karşıyaka İş Mahkemesi ve İzmir Bölge Adliye Mahkemesi üzerinden giden bir dosyada, sigortalının aleyhine sonuç doğuran 4/b hizmetlerinin dışlanması yoluyla aylık bağlanmasının uygun bulunduğu, bu kararın da Yargıtay Onuncu Hukuk Dairesi tarafından yedi Mayıs iki bin yirmi beş tarihinde onandığı aktarılıyor. Aynı çalışmada, dışarıda bırakılan 4/b hizmetlerine ait primlerin iadesi talebinin ise kabul görmediği belirtiliyor. Bu, güncel eğilimin yalnızca “4/b’yi dışla ve 4/a’dan emekli et” ile sınırlı kalmadığını; aynı zamanda hangi taleplerin kabul görmeyeceği konusunda da bir sınır çizdiğini gösteriyor.
Yeni genel kurul kararının anlamı
Kamuya açık karar indeksleri ve haber metinleri, söz konusu dosyanın Hukuk Genel Kurulu’nun iki bin yirmi beş esas, iki bin yirmi altı karar sayılı ilamına taşındığını ve Kurulun, yerel mahkemenin direnme kararını uygun bulduğunu gösteriyor. Ulaşılan özetlerde uyuşmazlık, Bağ-Kur hizmetleri dışarıda bırakılarak yalnızca 506 sayılı Kanun kapsamındaki hizmetler üzerinden yaşlılık aylığı bağlanması talebi olarak tanımlanıyor; Kurulun da bu çerçevede direnme kararını “usul ve yasaya uygun” bulduğu ifade ediliyor.
Bu gelişmenin pratik anlamı şudur: Yargıtay cephesinde tartışma, “son iki bin beş yüz yirmi gün kuralı artık yok” noktasına taşınmış görünmemektedir. Asıl güçlenen tez, tek başına yeterli 4/a hizmeti mevcutsa ve sigortalı bu statüye dayanıyorsa, sırf son yedi yılda 4/b fazlası var diye kişiyi daha ağır veya daha düşük sonuçlu statüye zorlamanın her somut olayda doğru olmayacağı yönündedir. Başka bir anlatımla, yeni kararın değeri; kurala rağmen değil, kuralın amacına uygun yorumlanması bakımından ortaya çıkmaktadır.
Yine de bu kararın genelleştirilmesinde temkinli olmak gerekir. Çünkü şu an kamuya açık olarak görülebilen içeriklerin önemli kısmı karar özeti, karar bankası dizini veya basın haberi niteliğindedir. Tam metin ve ayrıntılı gerekçe bütün yönleriyle değerlendirilmeden, bu kararın tüm karma hizmet dosyalarında otomatik sonuç doğuracağını söylemek doğru olmaz. Özellikle kişinin tek başına bir statüde gerçekten aylık hakkı kazanıp kazanmadığı, talep tarihindeki yaş ve gün şartları, hangi hizmetlerin talep dışında bırakıldığı ve fark aylık hesabının yöntemi her dosyada ayrıca incelenmelidir.
Kimler için dava ihtimali doğar
Bu içtihat hattından özellikle şu gruplar etkilenebilir: ilk defa bir Ekim iki bin sekizden önce sigortalı olan, çalışma hayatında SSK ile Bağ-Kur veya Emekli Sandığı karma hizmeti bulunan, fakat tahsis talep tarihinde yalnızca bir statüdeki hizmetleriyle emeklilik koşullarını tamamlamış kişiler. Eğer SGK buna rağmen hizmet birleştirmesi yaparak kişiyi son yedi yıl kuralı nedeniyle 4/b statüsüne yönlendirmiş, aylığı daha geç bağlamış veya daha düşük bağlamışsa, bu dosyalarda dava zemini doğabilir.
Nitekim hem iki bin on sekiz BAM kararında hem de iki bin yirmi dörtte Yargıtay’a taşınan dosyada dava talepleri; hatalı görülen statüden bağlanan aylığın düzeltilmesi, doğru statüden emekli sayılmanın tespiti, ilk tahsis tarihinden itibaren fark aylıkların hesaplanması ve faiz talebi etrafında şekillendi. Bu çerçevede, emeklilik statüsü davası yalnızca “hangi kurumdan emekli olunacağı” meselesi değil; aynı zamanda başlangıç tarihi, aylık hesabı ve geriye dönük fark uyuşmazlığıdır.
Bunun sınırları da vardır. Eğer kişinin tek başına 4/a veya başka bir statüde emeklilik hakkı yoksa, son yedi yıl kuralı eski sigortalılar için uygulanmaya devam eder. Ayrıca iki bin beş yüz yirmi gün içinde hizmetler tam eşitse, kanun gereği son statü esas alınır; bu yüzden “çizgiyi belirleyen gün” pratikte yarıdan fazla, yani bin iki yüz altmış bir ve üzeri çoğunluktur. Öte yandan, dışarıda bırakılan 4/b hizmetleri için ödenen primlerin otomatik biçimde iadesi de güncel içtihat çizgisinde kabul edilmiş görünmemektedir.
Aylık farkının büyüklüğü bakımından da peşin ve sabit oranlı bir sonuçtan söz edilemez. Çünkü mahkemeler bu tip dosyalarda bilirkişi hesabı, prime esas kazanç, aylık başlangıç tarihi ve Kurum kayıtları üzerinden somut hesap kurmaktadır. Dolayısıyla “Bağ-Kur aylığı her durumda şu kadar düşük olur” türü genellemeler hukuken güvenli değildir; fark, kişinin giriş tarihi, hizmet dağılımı ve kazanç yapısına göre değişir.
Sık sorulan sorular
Hayır. İlk sigortalılığı bir Ekim iki bin sekizden önce olanlarda geçiş rejimi nedeniyle son yedi yıl kuralı sürer; bir Ekim iki bin sekizden sonra ilk kez sigortalı olanlarda ise toplam çalışma hayatında en fazla sigortalılığın geçtiği statü esas alınır.
2829 sayılı Kanun’un sekizinci maddesine göre son yedi yıl içindeki hizmet süreleri eşitse, eşit sürelerden sonuncusunun tabi olduğu kurum esas alınır.
Son yedi yıl iki bin beş yüz yirmi gün olduğundan, bir statünün açık çoğunluk sağlaması için pratikte bin iki yüz altmış bir ve üzeri gün gerekir; tam bin iki yüz altmışa bin iki yüz altmış eşitlikte ise son statü devreye girer. Bu sonuç, kanundaki “fazla olan kurum” ve yönetmelikteki “iki bin beş yüz yirmi gün” hesabının birlikte okunmasından çıkan matematiksel sonuçtur.
Güncel içtihat çizgisi, özellikle sigortalı tek başına 506 sayılı Kanun kapsamındaki hizmetleriyle aylığa hak kazanıyorsa ve aleyhine sonuç doğuran birleştirme istenmiyorsa, bunun mümkün olabileceğini kabul etmektedir. BAM iki bin on sekiz kararı, Yargıtay Yirmi Birinci Hukuk Dairesi iki bin on dokuz özeti ve iki bin yirmi dörtte Yargıtay Onuncu Hukuk Dairesinin aynı ilkelere atfı bu yöndedir.
Somut talebe göre evet. İki bin yirmi dört tarihli Yargıtay kararı, davacının talebinin yalnızca 506 sayılı Kanun kapsamındaki hizmetlere dayandığını; mahkemenin 5434 sayılı hizmetleri de hesaba katmasının talep sınırını aştığını belirterek bozma nedeni saymıştır. Yani mahkeme, sigortalının dayanmadığı hizmetleri kendiliğinden ekleyemez.
Uygulamada çoğu dosyada önce Kuruma başvuru yapıldığı, talep reddedilirse davaya gidildiği görülmektedir. İncelenen dosyada da sigortalı önce Kuruma başvurmuş, talep reddedilince yargı yoluna gitmiştir.
Evet, dava talepleri çoğunlukla bu şekilde kurulmaktadır. İncelenen dosyada ilk derece mahkemesi fark aylık ve faiz alacağı yönünden de tespit ve ödeme sonucuna hükmetmiştir; ancak miktar hesabı her dosyada ayrıca yapılır.
Güncel doktrin aktarımına göre, benzer bir dosyada dışarıda bırakılan 4/b hizmetlerine ait primlerin iadesi talebi kabul görmemiş; karar BAM ve daha sonra Yargıtay Onuncu Hukuk Dairesi tarafından uygun bulunmuştur.
Yeni sigortalılar bakımından emeklilik statüsünü belirleyen temel kural farklıdır. Bir Ekim iki bin sekizden sonra ilk defa sigortalı olanlarda, 5510 sayılı Kanun gereği toplam hizmet içinde en fazla sigortalılığın geçtiği statü esas alınır.
Hayır. Sonuç; ilk işe giriş tarihi, tek başına yeterli hizmet bulunup bulunmadığı, yaş ve prim şartlarının hangi tarihte tamamlandığı, tahsis talebinin içeriği ve Kurum kayıtlarının doğruluğu gibi çok teknik unsurlara bağlıdır. Aynı nedenle, Yargıtay kararları güçlü bir dayanak sağlasa da tek başına otomatik sonuç garantisi vermez.
Son değerlendirme
Araştırmanın gösterdiği ana sonuç şudur: Kamuoyuna “son iki bin beş yüz yirmi gün kuralını bitiren yeni Yargıtay kararı” şeklinde yansıyan gelişme, hukuken bundan daha dar ama yine de çok önemli bir anlam taşımaktadır. Eski sigortalılar için son yedi yıl rejimi mevzuatta yaşamaya devam etmektedir; ancak Yargıtay’ın güçlü içtihat hattı, tek başına yeterli olan sigortalılık statüsü varken, sigortalının aleyhine sonuç verecek zorunlu hizmet birleştirmesine karşı ciddi bir koruma sağlamaktadır. Son Genel Kurul gelişmesi de bu hattı güçlendiren önemli bir işaret olarak okunmalıdır.
Bu nedenle, karma hizmeti bulunan ve “SSK’dan emekli olabilirdim ama Bağ-Kur’dan emekli edildim” diyen kişiler için dosya incelemesi ciddi önem taşır. Ancak bu alan, hizmet dökümlerinin satır satır okunmasını, tahsis tarihindeki yaş-gün-süre koşullarının tek tek kurulmasını ve aylık farkının teknik hesapla belirlenmesini gerektirir. Güçlü içtihatlar vardır; yine de hiçbir dosya için peşinen kesin sonuç vaadinde bulunmak doğru değildir. Profesyonel hukuki değerlendirme, özellikle tahsis tarihi, karma hizmet dağılımı, prime esas kazançlar ve geçmiş başvurular bakımından hak kaybını önleyen temel adımdır.
Bu konuda diğer makalelerimiz;