1. Giriş ve Araştırmanın Kavramsal Çerçevesi
İnsanlık tarihi, matbaanın icadından internetin yaygınlaşmasına kadar pek çok teknolojik sıçramaya şahit olmuş; ancak hiçbir teknoloji, bilgi üretme ve işleme kapasitesi bakımından Üretken Yapay Zekâ (Generative AI) ve Büyük Dil Modelleri (Large Language Models – LLM) kadar kısa sürede hukukun ontolojik ve pratik temellerini sarsmamıştır. ChatGPT, Gemini, Copilot gibi algoritmik sistemler, devasa veri setleri üzerinden istatistiksel çıkarımlar yaparak insan dilini kusursuza yakın bir biçimde simüle edebilme yeteneğine kavuşmuştur. Hukuk profesyonelleri ve yargı mekanizmalarının bu araçları dilekçe hazırlama, mevzuat tarama ve emsal karar araştırması gibi süreçlere entegre etmesi, benzersiz bir verimlilik artışı sunmakla birlikte, literatürde “yapay zekâ halüsinasyonu” (AI hallucination) olarak adlandırılan emsalsiz bir risk profili yaratmıştır.
Yapay zekâ halüsinasyonu, sistemin eğitim verisinde doğrudan yer almayan veya çapraz doğrulama (grounding) teknikleriyle desteklenmeyen konularda, son derece tutarlı, sentaktik olarak kusursuz ancak faktüel (olgusal) olarak tamamen uydurma ve sahte içerikler üretmesi durumudur. Bu teknik zafiyetin adalet sistemine yansıması ise, avukatların veya davasını bizzat takip eden vatandaşların, yapay zekâ tarafından uydurulmuş, gerçekte var olmayan Yargıtay, İstinaf veya uluslararası mahkeme kararlarını gerçek zannederek adli makamlara sunması şeklinde tezahür etmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde görülen ünlü Mata v. Avianca davası, bu sarsıcı gerçeği hukuk dünyasının gündemine oturtan ilk küresel kriz olmuştur.
Bu makalenin temel inceleme konusu ve araştırma sorusu şudur: Türk ceza hukuku sistemi bağlamında, bir dilekçenin hazırlanması aşamasında yapay zekâ kullanılması ve bu yapay zekânın ürettiği sahte/uydurma bir Yargıtay veya mahkeme kararının adli makamlara sunulması eylemi suç teşkil eder mi? Raporun ana tezini, söz konusu eylemin failde (avukat veya vatandaş) mutlak surette bulunması gereken “aldatma kastı”nın (dolus) yokluğu, eylemin niteliği itibarıyla cezalandırılmayan bir “fikri sahtecilik” eylemi olması ve medeni usul hukukunun belkemiğini oluşturan “iura novit curia” (hâkim hukuku re’sen uygular) ilkesi gereği sahte içtihadın objektif “aldatma (iğfal) kabiliyetinden” yoksun bulunması sebepleriyle, Türk Ceza Kanunu (TCK) anlamında hiçbir şekilde suç oluşturmaması gerektiği yönündeki iddia oluşturmaktadır.
Ceza hukuku doktrininde ve yerleşik Yargıtay içtihatlarında belgede sahtecilik suçları (TCK m. 204, m. 207), görevi kötüye kullanma (TCK m. 257) ve yalan beyan (TCK m. 206) suçları detaylı şartlara bağlanmıştır. Ceza hukukunun en temel prensibi olan “son çare olma” (ultima ratio) ilkesi dikkate alındığında, kastı olmaksızın algoritmik bir yanılsamanın kurbanı olan ve bunu yargı mercilerine sunan kişilerin ceza adaleti sistemiyle değil, mesleki disiplin hukuku (Avukatlık Kanunu m. 34) ve özel hukukun haksız fiil/vekalet sözleşmesi hükümleriyle (TBK m. 506) sorumluluğa tabi tutulması gerektiği hukuki bir zorunluluktur. Bu çalışmada, bu sonuçlara ulaşılmasını sağlayan dogmatik temeller, karşılaştırmalı hukuk vakaları, TCK’nın ilgili normları ve Yargıtay’ın sahtecilik/kast teorisine bakışı ışığında derinlemesine analiz edilecektir.
2. Üretken Yapay Zekânın Doğası ve Küresel Yargı Sistemlerindeki Halüsinasyon Vakaları
Yapay zekâ destekli hukuki hataların ceza hukuku boyutunu analiz etmeden önce, algoritmanın neden yalan söylediğini ve bu durumun dünya yargı sistemlerinde nasıl ele alındığını tespit etmek elzemdir. Bugünkü LLM mimarisi, bir soruyu anlamsal (semantik) olarak kavrayan bir “bilinç” değil, verilen bir bağlama göre bir sonraki kelimenin ne olması gerektiğini istatistiksel olarak tahmin eden matematiksel bir fonksiyondur. Sistem, hukuki bir argüman üretmesi istendiğinde, kendi veri setindeki kelime dizilimlerine (token) uygun olarak, gerçek bir mahkeme kararı formatında (Esas No, Karar No, Tarih ve hukuki gerekçe) tamamen hayali bir metin oluşturabilir. RAG (Retrieval-Augmented Generation) veya ‘Grounding’ (Gerçeklik Bağlama) gibi ileri teknikler kullanılmadığı sürece bu halüsinasyon riskini sıfıra indirmek henüz teknik olarak mümkün değildir.
2.1. Amerika Birleşik Devletleri: Mata v. Avianca Davası ve Usul Hukuku Yaklaşımı
Yapay zekâ halüsinasyonlarının yargı sistemindeki en meşhur örneği, 2022 yılında New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi’nde açılan Mata v. Avianca davasıdır. Davacı Roberto Mata, Avianca havayolları uçuşu sırasında yaralanmış ve şirkete tazminat davası açmıştır. Havayolu şirketi, Montreal Sözleşmesi kapsamında davanın zamanaşımına uğradığını iddia etmiştir. Davacı vekilleri Steven A. Schwartz ve Peter LoDuca, mahkemeye sundukları itiraz dilekçesinde, zamanaşımının durduğunu kanıtlamak adına Varghese v. China Southern Airlines Co., Martinez v. Delta Air Lines gibi bir dizi emsal mahkeme kararına atıfta bulunmuş, hatta bu kararlardan uzun alıntılar (quotations) yapmışlardır.
Karşı tarafın avukatları ve yargıç P. Kevin Castel, söz konusu kararları hiçbir resmi veri tabanında bulamayınca, davacı vekillerinden kararların tam kopyalarını sunmalarını talep etmiştir. Vekil Schwartz, ChatGPT’ye girerek bu kararların gerçek olup olmadığını sormuş, sistemin “Evet, bu kararlar LexisNexis ve Westlaw gibi veri tabanlarında bulunmaktadır” şeklindeki uydurma yanıtlarına inanarak, yine yapay zekânın uydurduğu tam karar metinlerini mahkemeye sunmuştur. Gerçeğin ortaya çıkmasının ardından mahkeme, vekiller hakkında disiplin ve yaptırım süreci (show cause order) başlatmıştır.
Yargıç Castel, 22 Haziran 2023 tarihli kararında, davacı vekillerinin avukatlık mesleğinin gerektirdiği “özen ve teyit yükümlülüğünü” ağır biçimde ihlal ettiklerine kanaat getirerek, Federal Hukuk Muhakemeleri Yönetmeliği Madde 11 (Rule 11) kapsamında avukatları 5.000 ABD Doları para cezasına çarptırmıştır. Ayrıca avukatlar, sahte kararlarda adı geçen hayali hakimlere ve kendi müvekkillerine durumu açıklayan özür mektupları yazmak zorunda bırakılmıştır.
Bu vakanın Türk hukuku açısından en büyük önemi şudur: ABD yargı sistemi, bu eylemi bir “evrakta sahtecilik” (criminal forgery) veya doğrudan bir ceza kanunu ihlali olarak değil; usul hukukunun (Rule 11) “mahkemeye sunulan belgelerin asgari araştırma yükümlülüğüne tabi olması” kuralının ve mesleki disiplinin ağır bir ihlali olarak değerlendirmiştir. Mahkeme, avukatların sahte kararları araştırmadan sunmasını “sübjektif kötü niyet” (subjective bad faith) ile eşdeğer bir suistimal saymışsa da, eylemin temelini bir mesleki ihmal (malpractice) olarak kurgulamıştır.
2.2. Hâkimlerin Yapay Zekâ Kullanımı: Hindistan ve Bahamalar Vakaları
Tehlike yalnızca avukatlar cephesiyle sınırlı değildir. Yargı mensupları ve bilirkişiler de bu teknolojik illüzyonun kurbanı olabilmektedir.
- Hindistan Yüksek Mahkemesi Vakası (2025): Andra Pradeş eyaletinde bir ilk derece mahkemesi hâkimi, bir arazi anlaşmazlığında hüküm kurarken bizzat yapay zekâ kullanarak araştırdığı ve gerçekte var olmayan sahte bir emsal karara dayanmıştır. Yüksek Mahkeme, bu kararı bozmakla kalmamış, bu tür sahte emsallere dayanan bir hükmün basit bir yargılama hatası değil, görevi kötüye kullanma şüphesi doğuracağını belirterek hâkim hakkında inceleme başlatmıştır.
- New York – Copilot Vakası: Bir emlak davasında (Bahamalar’da bir mülkün satışı) atanan bilirkişi, zarar tespiti hesaplamalarını Microsoft Copilot kullanarak yapmış, ancak yapay zekâ her defasında birbirinden farklı ve hatalı sonuçlar üretmiştir. Hâkim Jonathan Schopf, bilirkişinin yapay zekâ sonuçlarını doğrulamadan mahkemeye sunmasını sert bir dille eleştirerek delilleri reddetmiştir.
| Vaka / Ülke | Eylemi Gerçekleştiren | Yapay Zekâ Aracı | Fiilin Niteliği | Uygulanan Yaptırım / Sonuç | Hukuki Zemin |
| Mata v. Avianca (ABD)[cite: 5, 6, 9] | Avukat | ChatGPT | Sahte içtihatlarla dolu dilekçe sunmak ve bunu savunmak | 5.000 USD Para Cezası, Özür Mektubu İlamı | Usul Hukuku (Rule 11), Mesleki Özen İhlali |
| Andra Pradeş (Hindistan)[cite: 12] | Hâkim | Belirtilmemiş | Sahte emsal kararı hükme esas almak | Yüksek Mahkeme İncelemesi | Görevi Kötüye Kullanma Şüphesi, Yargısal Hata |
| Bahamalar Emlak Davası (ABD)[cite: 13] | Bilirkişi | MS Copilot | Zarar hesaplamasını uydurma çıktılarla yapmak | Delillerin Reddi, Hâkim İhtarı | Bilirkişilik Görevinin İhlali, Delil Güvenilmezliği |
Yukarıdaki karşılaştırmalı hukuk tablosunda da açıkça görüldüğü üzere, yapay zekânın neden olduğu hukuki yanılsamalar, global ölçekte mesleki disiplin, usul hukuku ve haksız fiil sorumluluğu ekseninde çözülmektedir. Ceza hukuku mekanizmalarının doğrudan devreye sokulmaması tesadüfi değildir; zira sahtecilik cürümlerinin dogmatik yapısı, algoritmik halüsinasyonların cezalandırılmasına elverişli değildir. Bu durum, raporun müteakip bölümlerinde Türk Ceza Hukuku doktrini ışığında ispatlanacaktır.
3. Dilekçenin Hukuki Mahiyeti ve Belgede Sahtecilik Suçu (TCK Madde 204 ve 207)
Yapay zekâ tarafından üretilen sahte bir Yargıtay kararının kopyalanarak dava dilekçesine yapıştırılması ve mahkemeye sunulması eyleminin, TCK m. 204’te düzenlenen “Resmi Belgede Sahtecilik” veya TCK m. 207’de düzenlenen “Özel Belgede Sahtecilik” suçlarını oluşturup oluşturmadığını tespit etmek, ceza hukuku analizinin ilk aşamasıdır.
3.1. Ceza Hukukunda “Belge” Kavramı ve Dilekçenin Yeri
TCK sistematiğinde bir eylemin belgede sahtecilik suçuna vücut verebilmesi için öncelikle suçun konusu olan nesnenin hukuken “belge” (evrak) niteliği taşıması zorunludur. Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve ilgili ceza dairelerinin (özellikle 11. ve 21. Ceza Daireleri) yerleşik içtihatlarına göre, yazılı bir kağıdın belge niteliği kazanabilmesi için şu üç unsuru bir arada barındırması şarttır:
- Yazılılık Unsuru: Belge, okunabilir bir dil veya işaretler bütünü olarak maddi bir varlık (kağıt veya elektronik veri) üzerinde bulunmalıdır.
- Düzenleyenin Belli Olması Unsuru: Yazının belli bir kişiye izafe edilebilir olması, yani içeriğin kim tarafından oluşturulduğunun anlaşılması gerekir. Bu genellikle imza (ıslak veya elektronik) ile sağlanır.
- Hukuki Değer ve İspat Yeteneği Unsuru: Yazılı metnin, bir hakkın doğumuna, devrine, değiştirilmesine veya ortadan kalkmasına neden olacak düzeyde objektif bir ispat yeteneğine ve hukuki sonuca sahip olması gerekir. Hukuken hiçbir anlam ifade etmeyen karalamalar veya faydasız yazılar belge sayılamaz.
Bir avukatın veya davasını kendisi takip eden asilin mahkemeye sunduğu dava dilekçesi, üzerinde somut talepler barındırması, düzenleyenin isminin/imzasının bulunması ve yargılama sürecini başlatma/etkileme gücü (hukuki değer) olması hasebiyle şüphesiz ki bir belgedir. Ancak dilekçenin “resmi” mi yoksa “özel” mi belge olduğu hususu önemlidir. TCK m. 204’e göre resmi belge, “kamu görevlisi tarafından görevi gereği düzenlenen” belgedir. Dilekçe, kural olarak şahsi beyanları içerdiğinden özel belge niteliğindedir. Avukatların (Avukatlık Kanunu m. 1 gereği kamu hizmeti görmeleri sebebiyle) bazı evrakları resmi belge sayılabilse de, mahkemeye sunulan beyan dilekçeleri genellikle tarafların şahsi iradesini yansıtan özel evrak statüsünde değerlendirilir. Ancak eylemin sahtecilik boyutu, belgenin resmi veya özel olmasından ziyade, “sahteciliğin türü” noktasında düğümlenmektedir.
3.2. Maddi Sahtecilik ve Fikri Sahtecilik Ayrımının Hayati Önemi
Ceza hukuku doktrininde sahtecilik fiilleri, suçun yapısal unsuruna göre “Maddi Sahtecilik” ve “Fikri (İçerik) Sahteciliği” olmak üzere kesin bir ayrıma tabi tutulur.
- Maddi Sahtecilik: Belgenin dış görünüşüne, varlığına ve kimden sadır olduğuna ilişkin yapılan manipülasyondur. Belgeyi düzenleyen olarak görünen kişi ile belgeyi gerçekte üreten kişi farklıdır. Örneğin, sahte bir imza atarak başkası adına senet düzenlemek, var olan gerçek bir vasiyetnamedeki rakamları silerek/kazıyarak (tahrifat) değiştirmek maddi sahteciliktir. Burada eylem, doğrudan belgenin aidiyetini ve fiziki gerçekliğini hedef alır.
- Fikri (İçerik) Sahteciliği: Bu durumda belgenin varlığında, düzenleyenin kimliğinde veya imzasında hiçbir sahtelik yoktur. Belge gerçek bir belge olup, bizzat düzenleyen tarafından imzalanmıştır. Ancak, belgenin içeriğinde yer alan iddialar, vakıalar veya beyanlar gerçeğe aykırıdır. Örneğin, tarafların aslında yapmadıkları bir ticareti yapmış gibi fatura kesmeleri, borcu olmayan bir kişinin arkadaşına “borcum vardır” yazılı bir belge vermesi veya mahkemeye sunulan bir dilekçede yaşanmamış bir olayın yaşanmış gibi anlatılması fikri sahteciliktir.
Yapay zekâ kullanılarak hazırlanan ve içine halüsinasyon ürünü sahte bir Yargıtay kararı yerleştirilen dilekçe, kelimenin tam anlamıyla Fikri (İçerik) Sahteciliğinin tipik bir örneğidir. Zira dilekçeyi tanzim eden kişi (avukat veya asil) gerçekten o kişidir, belgeyi bizzat imzalamış ve bizzat sunmuştur. Belgenin kimden neşet ettiği konusunda hiçbir hile yoktur. Hile/Yalan, belgenin içeriğindeki hukuki dayanaklarda (olmayan bir Yargıtay kararının var olduğunun beyan edilmesi) toplanmıştır.
3.3. Özel Belgede Fikri Sahteciliğin TCK m. 207 Kapsamında Cezasızlığı
Türk Ceza Kanunu’nun sistematiğinde, resmi belgeler üzerindeki fikri sahtecilik (örneğin bir doktorun sağlıklı birine sahte heyet raporu vermesi veya bir polisin hiç yaşanmamış bir olayı tutanağa bağlaması), memurun devleti temsil yetkisi ve kamunun bu belgeye duyduğu mutlak güven sebebiyle TCK m. 204 (ve m. 210) kapsamında cezalandırılır.
Ancak, kanun koyucu Özel Belgede Sahtecilik (TCK m. 207) suçunda fikri sahteciliği kasti olarak suç kapsamı dışında bırakmıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve ceza daireleri (özellikle 11. Ceza Dairesi), özel belge niteliğindeki evraklarda salt içeriğin yalan olmasının, başkaca bir suç (örn. dolandırıcılık) oluşturmadığı sürece evrakta sahtecilik suçu teşkil etmeyeceğini yerleşik içtihatlarıyla sabitlemiştir.
Bunun rasyonel sebebi şudur: İnsanlar günlük hayatta birbirlerine verdikleri özel belgelerde, sözleşmelerde veya dilekçelerde sürekli abartılı, yanlı veya tamamen yalan beyanlarda bulunabilirler. Eğer her yalan içerikli özel belge sahtecilik suçu sayılsaydı, ceza adaleti sistemi çökerdi. Kanunun TCK m. 207’de koruduğu hukuki değer, insanların beyanlarının doğruluğu değil, “bir belgenin kimden sadır olduğu konusundaki toplumsal güvendir”.
Bu dogmatik ilke ışığında, mahkemeye sunulan dava veya cevap dilekçesinde, ister kasten uydurulmuş olsun ister yapay zekânın halüsinasyonu sonucu hatayla eklenmiş olsun, “gerçekte var olmayan bir Yargıtay kararından bahsedilmesi”, özel belge niteliğindeki dilekçede içeriğin yalan olması (fikri sahtecilik) anlamına gelir. Fikri sahtecilik TCK m. 207 kapsamında suç olarak tanımlanmadığı için, bu eylem baştan itibaren tipikliğe aykırıdır (atipiktir) ve beraat kararı verilmesini gerektirir.
3.4. Resmi Belgenin Düzenlenmesinde Yalan Beyan Suçu (TCK Madde 206) Neden Oluşmaz?
Akla gelebilecek bir diğer ihtimal, bu eylemin TCK m. 206’da düzenlenen “Resmi Belgenin Düzenlenmesinde Yalan Beyan” suçunu oluşturup oluşturmayacağıdır. TCK m. 206, “Bir resmi belgeyi düzenlemek yetkisine sahip olan kamu görevlisine yalan beyanda bulunan kişi”nin cezalandırılmasını öngörür. Bu suçun tipik oluşum şekli, örneğin kişinin nüfus memuruna kimliği hakkında yalan söylemesi ve memurun bu yalana dayanarak sahte içerikli bir resmi nüfus belgesi düzenlemesidir.
Yapay zekânın ürettiği sahte içtihadı mahkemeye sunmak TCK m. 206’yı ihlal etmez; zira fail, beyanını (dilekçeyi) mahkemeye sunmaktadır ancak mahkeme kalemi veya hâkim bu dilekçedeki beyana (Yargıtay kararının varlığına) dayanarak yeni bir “resmi ispat belgesi” düzenlememektedir. Mahkeme, sunulan kararın doğru olup olmadığını araştırmakla ve hükmünü hukuka uygun kurmakla mükelleftir. Sunulan bir dilekçe doğrudan bir başka resmi belgenin sahteliğine (fikri sahteciliğine) vücut vermediğinden, TCK m. 206 bağlamında da tipiklik unsurları gerçekleşmez.
4. İura Novit Curia İlkesi ve Suçun Ön Şartı Olan “Aldatma (İğfal) Kabiliyeti”nin Yokluğu
Ceza hukuku incelemesinin ikinci büyük ayağı, sahtecilik suçlarının mutlak bir unsuru olan “aldatma kabiliyeti” (iğfal kabiliyeti) ve bu kavramın medeni usul hukukundaki “İura Novit Curia” ilkesiyle olan çatışmasıdır.
4.1. Sahtecilik Suçlarında “Aldatma Kabiliyeti” (İğfal Kabiliyeti) Zorunluluğu
Gerek TCK m. 204 gerekse m. 207 açısından, suça konu belgenin birilerini kandırmaya, inandırmaya objektif olarak elverişli olması şarttır. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında, aldatma kabiliyeti bulunmayan, ilk bakışta sahte olduğu anlaşılan (örneğin renkli fotokopi ile çoğaltılmış amatör bir para, üzerinde zorunlu yasal unsurları taşımayan bir çek) belgelerin sunulması veya kullanılması sahtecilik suçunu oluşturmaz. Sahteliğin, beş duyu organıyla ve basit bir incelemeyle derhal anlaşılamayacak nitelikte olması ve makul bir kişiyi yanıltacak güce sahip olması gerekir.
4.2. İura Novit Curia (Hâkim Hukuku Re’sen Uygular) İlkesi
Mahkemeye sunulan bir dilekçedeki sahte Yargıtay kararının muhatabı, o davaya bakan hâkimdir. Acaba bir hâkim, tarafların sunduğu sahte bir içtihatla objektif olarak “aldatılabilir” mi? Bu sorunun cevabı, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) Madde 33’te gizlidir: “Hâkim, Türk hukukunu resen uygular” (İura Novit Curia).
Bu ilke, yargılamanın temel taşıdır. Taraflar mahkemeye sadece maddi olayları (vakıaları) ve delilleri getirmekle yükümlüdür. Bir olayın hangi kanun maddesine girdiği, hangi Yargıtay veya Anayasa Mahkemesi içtihadıyla çözülmesi gerektiği tamamen hâkimin görevidir. Taraflar dilekçelerinde kanun maddesini veya içtihadı tamamen yanlış yazsalar, hatta olmayan bir maddeyi uydursalar bile hâkim bu hukuki nitelemelerle bağlı değildir; doğru hukuku bulmak ve uygulamak zorundadır.
- Bir iddiayı ispatlayan maddi bir delil (örneğin sahte bir fatura veya sahte bir imza) mahkemeyi aldatma kabiliyetine sahip olabilir, zira hâkim o belgenin altındaki imzanın gerçekte kime ait olduğunu bilemez (bilirkişi incelemesi gerektirir).
- Ancak hukuki bir metin (Yargıtay kararı), yargı sisteminin kendi ürettiği ve erişime açık bir norm/içtihat kaynağıdır. Bir Yargıtay kararının var olup olmadığı; UYAP, Lexpera, Kazancı veya Mahkemeler.net gibi resmi ve özel hukuki veri tabanlarından sadece birkaç saniye içinde objektif ve kesin olarak doğrulanabilir.
Hukuku bulmakla ve re’sen uygulamakla kanunen mükellef olan, hukuku bildiği varsayılan bir makamın (hâkimin), hukuki bir norm veya içtihat konusunda “kandırılması” veya “aldatılması” dogmatik olarak kabul edilemez. Eğer bir hâkim (Hindistan örneğindeki gibi) sunulan kararı hiç araştırmadan hükme esas alıyorsa, bu durum sunulan dilekçenin “yüksek aldatma kabiliyetine” sahip olmasından değil, hâkimin kendi araştırma ve özen yükümlülüğünü ağır bir şekilde ihlal etmesinden kaynaklanır.
Bu bağlamda, dilekçedeki sahte içtihat, objektif olarak mahkemeyi aldatma elverişliliğinden (iğfal kabiliyetinden) yoksundur. Aldatma kabiliyeti suçun maddi unsuru olduğundan, suçun vücut bulması mümkün değildir.
5. Suçun Manevi Unsuru: Aldatma Kastının Bulunmaması ve Hata (TCK Madde 30/1)
Raporun asıl tezini destekleyen en sarsılmaz argüman, yapay zekâ kullanan kişinin psikolojik durumu ve kast eksikliğidir.
5.1. Kastın Zorunluluğu ve Taksirle Sahteciliğin Olmayışı
TCK m. 21/1 uyarınca, “Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir.” Resmi belgede sahtecilik (TCK 204), özel belgede sahtecilik (TCK 207) ve yalan beyan (TCK 206) suçları yalnızca kasten işlenebilen, hatta doktrindeki ağırlıklı görüşe ve Yargıtay kararlarına göre failde “aldatma kastının” mutlak surette bulunmasını gerektiren cürümlerdir.
Belgede sahtecilik suçlarında, failin kullandığı belgenin “sahte olduğunu bilmesi” suçun oluşması için hayati önem taşır. Türk Ceza Hukuku’nda “Taksirle Belgede Sahtecilik” diye bir suç tipi yoktur. Yani bir kişi, elindeki belgenin sahte olduğunu bilmiyorsa ve gerekli araştırmayı yapmadan dikkatsizce bu belgeyi bir kuruma sunmuşsa, ihmalkar davrandığı için eleştirilebilir ancak sahtecilikten hapse mahkum edilemez.
5.2. Yapay Zekâ Kullanıcısının Psikolojisi ve Unsur Hatası (TCK 30/1)
Bir avukat veya asil, yapay zekâya (örn. ChatGPT) davasıyla ilgili bir komut verip karşılığında detaylı ve format olarak kusursuz bir Yargıtay kararı aldığında, bu kararı dilekçesine kopyalarken “mahkemeyi kandırmak, sahte belge sunmak” gibi bir niyet taşımaz. Temel amaç zaman kazanmak, verimliliği artırmak ve davasını iyi savunmaktır. Fail (kullanıcı), yapay zekânın ürettiği metnin gerçek olduğuna inanmaktadır. Uydurmayı yapan ve halüsinasyon gören kişi değil, algoritmanın kendisidir. Kullanıcı, bu teknolojik illüzyonun faili değil, ilk mağdurudur.
Bu psikolojik ve fiili durum, Türk Ceza Kanunu’nun 30. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen “Hata” kurumuyla birebir örtüşmektedir:
TCK Madde 30/1: “Fiilin icrası sırasında suçun kanuni tanımındaki maddi unsurları bilmeyen bir kimse, kasten hareket etmiş olmaz. Bu hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hâli saklıdır.”
Dilekçesinde yapay zekâ çıktısı kullanan avukat, suçun maddi unsurlarından biri olan “belgenin/beyanın sahte olması” unsurunu bilmemektedir. İradesi (gerçek bir karar sunduğunu sanması) ile dış dünyadaki objektif gerçeklik (kararın aslında var olmaması) arasında uyuşmazlık (hata) bulunmaktadır. Hata, kastı temelden kaldıran bir haldir.
Kanun, kastı kalkan fail için “taksirli sorumluluk hali saklıdır” demektedir. Avukatın bu kararı doğrulamadan (Uyap vb. sistemlerden teyit etmeden) dilekçesine eklemesi şüphesiz ki ağır bir ihmaldir, dikkatsizliktir (taksirdir). Ancak TCK’da taksirle sahtecilik suçu düzenlenmediği için, failin eylemi tipiklik şartlarını sağlamayacak ve beraatle sonuçlanacaktır.
5.3. Olası Kast ve Bilinçli Taksir Ayrımı Bakımından İnceleme
Bu noktada ceza hukuku doktrininde en çok tartışılabilecek senaryo şudur: Ya avukat yapay zekânın sıklıkla yalan (halüsinasyon) üretebileceğini biliyor, ancak yine de kararı kontrol etmeden “varsa var, yoksa yok” diyerek mahkemeye sunuyorsa? Bu durumda “Olası Kast” (TCK m. 21/2) devreye girer mi?.
- Olası Kast: Failin, eyleminin kanuni tanımındaki unsurları doğurabileceğini öngörmesine rağmen, eylemi gerçekleştirmesi (neticeyi kabullenmesi, “olursa olsun” demesi) durumudur. Teorik olarak resmi evrakta sahtecilik suçu olası kastla işlenebilir. Ancak bir avukatın, mahkemeye sahte belge sunduğu takdirde meslekten ihraç edilebileceğini, itibarının sıfırlanacağını bile bile “uydurmaysa uydurma” şeklinde bir kabullenme ile hareket etmesi hayatın olağan akışına aykırıdır.
- Bilinçli Taksir: Failin neticeyi öngörmesine rağmen, kendi becerisine, şansına veya teknolojiye duyduğu aşırı güvenle “nasıl olsa benim olayımda uydurmamıştır, netice gerçekleşmez” inancıyla hareket etmesidir. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, failin neticeyi kabullenmeyip, oluşmayacağına dair güveni varsa bu olası kast değil, bilinçli taksirdir.
Yapay zekâ kullanan avukatın durumu neredeyse her zaman bilinçli taksir veya basit taksir boyutundadır. Teknolojiye aşırı güvenmiş ve teyit etme özenini göstermemiştir. Sahtecilik suçları bilinçli veya basit taksirle işlenemeyeceğinden, ortada yine cezalandırılabilir bir cürüm yoktur.
| Psikolojik Durum / Kast Türü | YZ Kullanıcısının Zihinsel Durumu (Örnek) | Suç Oluşumu (Sahtecilik) | Hukuki Gerekçe / Sonuç |
| Doğrudan Kast | YZ’nin kararı uydurduğunu biliyor. Mahkemeyi kandırmak ve davayı kazanmak için bile bile sunuyor. | OLUŞUR | Failde açıkça sahtecilik ve aldatma kastı (dolus) mevcuttur. TCK 30 uygulanmaz. |
| Olası Kast | Kararın sahte olabileceğini öngörüyor, hiç umursamıyor, “yakalanırsam yakalanayım” diyerek sunuyor. | OLUŞUR (Teorik) | Neticeyi kabullenme vardır. Ancak ispatı olağanüstü zordur, mesleğin doğasına aykırıdır. |
| Bilinçli Taksir | YZ’nin hata yapabildiğini biliyor ama “benim promptum çok iyiydi, uydurmamıştır” diyerek kontrol etmeden sunuyor. | OLUŞMAZ | Neticeyi kabullenmemiş, güvence hissiyle hareket etmiştir. Taksirle sahtecilik suç değildir. |
| Basit Taksir (Hata) | YZ’nin sistemine tamamen inanmış, bir makinenin uydurabileceğini aklına dahi getirmemiş. | OLUŞMAZ | Tipik bir unsur hatasıdır (TCK 30/1). Kast tamamen ortadan kalkar. |
Tablodan da anlaşılacağı üzere, kişinin yapay zekâya aldanarak hareket etmesi, ceza hukuku bağlamında suçun sübjektif unsuru olan kastın oluşmasını engellemektedir.
6. Görevi Kötüye Kullanma Suçu (TCK Madde 257) Bağlamında Analiz
Avukatlar, Avukatlık Kanunu m. 1 ve TCK m. 6/1-c gereği mesleklerini icra ederken kamu görevlisi sayılırlar. Bu nedenle, yapay zekâ kaynaklı ihmallerinin TCK m. 257’de düzenlenen “Görevi Kötüye Kullanma” veya “Görevi İhmal” suçu kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği de tartışılmalıdır.
TCK m. 257, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi veya ihmal/gecikme göstermesi sonucunda “kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olması ya da kişilere haksız bir menfaat sağlaması” halinde cezalandırılmasını öngörür.
Ancak avukatın yapay zekâ kullanıp teyit etmeden dilekçe sunması bu suçu da oluşturmaz. Zira iki temel dogmatik engel vardır:
- Kastın Bulunmaması: TCK m. 257 kapsamındaki görevi kötüye kullanma ve ihmal suçları yalnızca kasten işlenebilir. Avukatın yapay zekâ çıktısına güvenip araştırmasını eksik yapması bir “ihmal” (dikkatsizlik/taksir) olmakla birlikte, TCK m. 257 anlamında “kasti bir görevi savsama” değildir.
- Somut Zarar veya Mağduriyetin Yokluğu: Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre TCK m. 257 soyut bir tehlike suçu değil, mutlaka somut bir zararın, mağduriyetin veya haksız menfaatin gerçekleşmesini arayan bir zarar suçudur. Yukarıda (Bölüm 4) açıklanan HMK m. 33 (iura novit curia) ilkesi gereği, hukuku re’sen uygulayan hâkimin sunulan sahte içtihadı dikkate alması mümkün olmadığından, bu sahte içtihat tek başına davayı kaybettirecek veya kamuyu zarara uğratacak illiyet bağından yoksundur. Bu bağlamda objektif cezalandırılabilme şartı da oluşmamıştır.
7. Çözüm Yolu: Ceza Hukuku Değil, Disiplin ve Özel Hukuk (Tazminat) Sorumluluğu
Rapor boyunca detaylandırılan dogmatik analizler, yapay zekâ ile üretilen sahte kararların mahkemeye sunulmasının Türk Ceza Hukuku anlamında (sahtecilik veya görevi kötüye kullanma olarak) bir “suç” oluşturmadığını kanıtlamaktadır. Ancak bu durumun “sorunsuz” olduğu veya tolere edilmesi gerektiği anlamına katiyen gelmez. Ceza hukukunun “ultima ratio” (son çare) prensibi tam da bu noktada devreye girmelidir; zira eylem, avukatlık meslek kuralları, disiplin hukuku ve borçlar hukuku kapsamında son derece ağır yaptırımlara tabidir.
7.1. Avukatlık Kanunu m. 34 ve Mesleki Özen Yükümlülüğünün İhlali
1136 sayılı Avukatlık Kanunu m. 34 çok net bir hüküm içerir: “Avukatlar, yüklendikleri görevleri bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmek (…) zorundadırlar”. Türkiye Barolar Birliği Meslek Kuralları (TBBMK) m. 3 ve m. 4 de avukatın işine tam bir sadakatle yaklaşmasını ve mesleğin itibarını korumasını emreder.
Bir avukatın, ChatGPT gibi kara kutu (black box) bir sistemden aldığı hukuki argümanları, UYAP, Lexpera veya Kazancı gibi güvenilir içtihat bankalarından teyit etmeden doğrudan adaletin tesis edildiği mahkemelere sunması, “özen yükümlülüğünün” affedilemez düzeyde ağır bir ihlalidir (malpractice). Ankara Barosu gibi meslek örgütleri de yayımladıkları yapay zekâ rehberlerinde, avukatın yapay zekâ çıktılarını çapraz doğrulamadan (grounding) kullanmasının mesleki sorumluluğunu (ve yetkinlik ilkesini) ihlal edeceğini vurgulamıştır. ABD’deki Mata v. Avianca davasında olduğu gibi, Türkiye’deki Baro disiplin kurulları da bu tür ihmalleri sergileyen avukatlara uyarma, kınama, yüklü para cezası veya meslekten süreli men gibi ciddi disiplin yaptırımları uygulama yetkisine sahiptir.
7.2. Borçlar Hukuku Kapsamında Tazminat Sorumluluğu (TBK m. 506)
Avukat ile müvekkil arasındaki ilişki bir vekalet sözleşmesine dayanır. Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 506 uyarınca vekil, üstlendiği işi müvekkilinin haklı menfaatlerini gözeterek sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür. Yapay zekâya aşırı güvenerek sahte kararlar sunan avukatın bu ihmali nedeniyle dava kaybedilir, uzar veya müvekkil karşı vekalet ücreti/yargılama gideri ödemek zorunda bırakılırsa, müvekkilin uğradığı tüm maddi ve manevi zararlardan avukat şahsen sorumlu olur. Teknolojiye güvenmiş olmak, avukatı özen yükümlülüğüne aykırılıktan doğan tazminat sorumluluğundan kesinlikle kurtaramaz.
8. Sonuç ve Değerlendirme
Üretken yapay zekâ sistemleri, hukuki süreçlerin hızlandırılması ve verimliliğin artırılması bağlamında hukuk sektörü için vazgeçilmez asistanlara dönüşmektedir. Ancak bu araçların çalışma prensiplerinden kaynaklanan “halüsinasyon” (gerçek dışı içtihat ve argüman uydurma) problemi, teknolojinin bilinçsiz ve denetimsiz kullanımının ne denli yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini tüm dünyaya göstermiştir.
Bu rapor boyunca derinlemesine yapılan ceza dogmatiği analizi ışığında, yapay zekâ ile hazırlanan bir dilekçede sahte Yargıtay veya mahkeme kararı sunulması eyleminin Türk Ceza Hukuku bağlamında bir suç teşkil etmediği net olarak ortaya konmuştur. Bu sonucun başlıca hukuki dayanakları şunlardır:
- Fikri Sahtecilik Kuralı: Dilekçe, düzenleyenin kimliği ve imzası itibarıyla gerçek bir belge olup, yalan yalnızca içeriğindeki argümanlardadır. TCK m. 207 kapsamında düzenlenen özel belgede sahtecilik suçu, “fikri (içerik) sahteciliği” cezalandırmadığı için eylem tipiklik unsurunu taşımaz.
- İura Novit Curia (Hukukun Re’sen Uygulanması) ve İğfal Kabiliyeti: HMK m. 33 uyarınca doğru hukuku ve içtihadı bizzat bulmakla yükümlü olan yargı makamının (hâkimin), hukuki bir metinle (sahte emsalle) “aldatılması” dogmatik olarak olanaksızdır. Bu durum, belgede sahtecilik suçunun maddi unsuru olan “aldatma (iğfal) kabiliyetini” ortadan kaldırır.
- Kast Eksikliği ve Unsur Hatası: Belgede sahtecilik suçları, ancak kastla (bilerek ve istenerek) işlenebilir ve taksirli halleri kanunda yoktur. Yapay zekânın uydurduğu metnin sahteliğini bilmeden, sisteme güvenerek bunu sunan fail (avukat veya asil), “aldatma kastı” ile hareket etmemektedir. Bu, TCK m. 30/1 uyarınca kastı kaldıran bir unsur hatasıdır ve eylemi cezasız bırakır.
Bu bulgular, eylemin hukuka uygun olduğu veya tolere edilmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Adaletin tecelligâhı olan mahkemelere doğrulanmamış, sahte ve uydurma veriler sunmak, yargılama sürecini zehirleyen, yargının iş yükünü artıran ve avukatlık mesleğinin itibarını zedeleyen çok ağır bir mesleki ihmaldir. Sorunun çözümü, ceza hukukunun sınırlarını zorlayarak avukatları “evrakta sahtecilik” ile yargılamakta değil; Baroların işleteceği tavizsiz disiplin soruşturmaları ve medeni hukuk kapsamındaki yüksek tazminat (malpractice) davalarındadır. Hukuk devleti, teknolojiyi reddederek değil, insan merkezli muhakemeyi (human-in-the-loop) ve çapraz denetimi merkeze alan bir meslek etiği geliştirerek bu krizleri aşabilecektir.