Gerek gerçek gerek tüzel kişilerin işlemlerinde çoğunlukla yazılı belgelerden faydalandığı görülmektedir. Bu belgeler, gerek kamu kurumlarında gerek özel sektörde ve yargı süreçlerinde delil niteliği taşıyan araçlar olarak kullanılmaktadır. Özellikle resmî belgeler, ispat fonksiyonu sebebiyle önem taşımakta; bu nedenle bazı kişi ya da kurumlarca, haksız menfaat sağlamak amacıyla sahte nüshaları oluşturulabilmektedir. Ancak sahtecilik yalnızca resmî belgelerle sınırlı olmayıp, kişiler arasında düzenlenen belgeler üzerinde de yapılabilmekte ve bu durumda özel belgede sahtecilik suçu gündeme gelmektedir. Resmî belgede sahteciliğe, sahte pasaportla yurt dışına çıkma, sahte noter evrakları üretip bunları delil olarak kullanma ya da sahte diploma ile işe başlama gibi örnekler verilebilirken; özel belgede sahtecilik suçunda borç yaratıcı sahte belgelerin hazırlanması veya sahte isimle şikâyet mektubu düzenlenmesi gibi eylemler örnek gösterilebilir. Sahtecilik eylemlerine konu belgeler; resmî belge, özel belge ve resmî belge hükmündeki belgeler olarak üçlü bir tasnife tabi tutulmaktadır. Bu belgelerin hukuki nitelendirilmesi önem arz etmektedir; zira resmî belge ile özel belgeye yönelik sahtecilik suçları hem ceza miktarı açısından hem de yargılama süreci bakımından farklı düzenlemelere tâbidir. Ancak hangi belgenin resmî hangisinin özel belge olduğu her zaman kolaylıkla tespit edilememektedir. Yargı mercileri bu ayrımı yaparken çoğunlukla Yargıtay kararlarına, belgenin işlevine ve tarafların belgeye atfettiği öneme dayansa da uygulamada yeknesak bir yaklaşımın varlığı söylenemez. Bu çalışma, belgede sahtecilik suçuna genel bir bakış sunduktan sonra belge kavramını ele alacak; bu çerçevede öğretideki görüşler ve Yargıtay kararları doğrultusunda, hangi belgelerin resmî hangilerinin özel belge sayılabileceği değerlendirilerek çözüm önerileri geliştirilecektir.
Sahtecilik Kavramı Üzerine Genel Değerlendirme
Sahtecilik ya da diğer adıyla sahtekârlık, Türk Dil Kurumu’na göre “sahte işler yapma, düzmecilik” gibi anlamlara gelmektedir. Hukuki ve öğretisel açıdan ise bu kavram; bir şeyin gerçekliğini çarpıtarak olduğundan farklı yansıtma, var olmayan bir durumu olmuş gibi gösterme ya da bu doğrultuda hile ve yalan içeren eylemler şeklinde tanımlanmaktadır. Sahtekârlık terimi, literatürde geniş ve dar olmak üzere iki şekilde ele alınmaktadır. Geniş anlamda sahtekârlık, hile kavramı ile özdeş kabul edilmekte; yalan, dolan veya desise içeren eylemlerle menfaat temin edilmesi ya da kamu zararına yol açılması durumları bu kapsamda değerlendirilmektedir. Bu çerçevede sahtecilik, diğer suçların işlenmesine hizmet eden bir araç olarak görülür.
Ancak her hileli davranışın aynı değerde hukuki sonuçlar doğurmaması nedeniyle, dar anlamda sahtecilik kavramı geliştirilmiştir. Bu anlayışa göre sahtecilik, bireylerin gerçekliğine güvendikleri ya da günlük yaşamın sürdürülebilmesi için güven duymak zorunda oldukları belgeler ve olgular üzerinde gerçekleştirilen hileli müdahaleleri ifade eder. Böyle bir fiil işlendiğinde, kamu güveni doğrudan zarar görür ve bu noktada sahtecilik sadece bir araç değil, aynı zamanda bir amaç hâline gelir.
Nitekim dolandırıcılık gibi suçlar geniş anlamda sahtecilik olarak değerlendirilirken; resmî veya özel belgede sahtecilik gibi suçlar, doğrudan kamu güvenini zedelediği için dar anlamda sahtecilik kapsamında ele alınmaktadır. Kamu güveni ise, toplumun doğruluğuna ve gerçekliğine koşulsuz inandığı haklar ve olgular bütünüdür. Hukuk sisteminin sunduğu ispat araçlarına duyulan bu güvenin korunması, sahtecilik suçlarının cezai yaptırımlarla düzenlenmesini gerekli kılmıştır.
Bu nedenle, belgede sahtecilik suçlarında korunması gereken temel hukuki yarar kamu güvenidir. Bu güven, toplumun genel ve sürekli bir şekilde doğruluğuna inandığı bilgi, belge ve simgelerin sahteciliğe karşı korunmasını öngörür. Ayrıca kamu güveni, hukuk düzeninin ispat kabiliyetine sahip belgelerin sahtecilikten arındırılmasını ve güvenilirliğinin muhafaza edilmesini amaçlayan bir değerdir.
Bu çalışmada öncelikle belgede sahtecilik suçlarında korunmak istenen hukuki yarar incelenecek; ardından belge kavramının kapsamı, teknolojik gelişmelerin bu kavrama etkisi, uygulamada karşılaşılan güçlükler ve çözüm önerileri detaylı biçimde değerlendirilecektir.
Belgede Sahtecilik Suçunda Korunan Hukuki Yarar
Resmî ve özel belgelerde sahtecilik suçları, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 204 ila 212. maddeleri arasında düzenlenmiş olup, 12 Ekim 2004 tarihli ve 25611 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu suçlarla ilgili olarak öğretide korunan hukuki yararın ne olduğu konusunda farklı yaklaşımlar mevcuttur. Bazı görüşler, yasa koyucunun bu fiilleri suç olarak tanımlamasına sebep olan soyut menfaatin esas alındığını belirtmektedir. Diğer bazı görüşlerde ise özellikle kamu güveninin bu suçlar bağlamında öncelikli olarak koruma altına alınan hukuki değer olduğu ifade edilmektedir. Bunun yanı sıra, özel mülkiyetin yahut devlet idaresinin de bu suçlarla korunmak istenen hukuki menfaatler arasında yer aldığı ileri sürülmektedir.
Yargıtay da birçok kararında belgede sahtecilik suçunun özünde kamu güvenini koruma amacını taşıdığını açıkça ortaya koymuştur. Nitekim, bireylerin belgeye duyduğu güvenin ihlali durumunda yalnızca belge ile ilgili doğrudan taraflar değil, aynı zamanda belgenin kullanılacağı resmî işlem ya da hukuki süreç de zarar görebilmektedir. Ancak bu gibi zararların ötesinde esas olan, sahtecilik eylemleri yoluyla kamu güveninin sarsılmasıdır. Bu doğrultuda, toplumun belgelerin doğruluğu ve geçerliliği konusundaki beklentisinin korunması, suçun cezalandırılmasının temel gerekçesidir.
Katıldığımız yaklaşıma göre de, belgede sahtecilik suçlarının temelinde korunan hukuki değer kamu güvenidir. Bu suçlar genellikle doğrudan kamu kurumlarını hedef almakta ve bu kurumlara güvenerek işlem yapan kişileri de dolaylı biçimde zarara uğratmaktadır. Örneğin, sahte bir diplomaya sahip hekimin Sağlık Bakanlığı bünyesinde görevlendirilmesi durumunda yalnızca kamu kurumu zarar görmez; aynı zamanda sahte doktorun müdahalelerine maruz kalan hastalar da fiilin mağduru olur.
Bu bağlamda, sahtecilik eylemlerinde failin doğrudan amacı kamu güvenini ihlal etmek olmayabilir; asıl hedef çoğu zaman kişisel yarar ya da haksız menfaat teminidir. Ancak sonuç itibarıyla, bu fiiller hem kamusal güveni hem de bireysel menfaatleri olumsuz etkiler. Bu sebeple, yasa koyucu bu tür fiilleri “Kamu Güvenine Karşı Suçlar” başlığı altında düzenleyerek, suçun ağırlık merkezini kamu güvenine yöneltmiştir. Ayrıca, Türk Ceza Kanunu’nun 211. maddesinde, taraflar arasında gerçek bir hukuki ilişki olsa bile, bu ilişkiye dair belge üzerinde sahtecilik yapılmasının suç sayılması, kamu güveninin yasa koyucu tarafından ne denli önemsendiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Belgede Sahtecilik Suçunun Unsurları
1. Fail
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 204. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen resmî belgede sahtecilik suçunun faili bakımından herhangi bir sınırlama getirilmemiştir; bu yönüyle söz konusu suç tipi, hem kamu görevlileri hem de siviller tarafından işlenebilecek genel bir suç niteliği taşımaktadır. Buna karşılık aynı maddenin ikinci fıkrasında, yalnızca görevleri gereği resmî belge düzenleme yetkisine sahip olan kamu görevlileri fail olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla, kamu görevlisi olmakla birlikte bu yetkisi bulunmayan kişilerin işlediği eylemler, birinci fıkra kapsamında değerlendirilecektir.
Ayrıca, Türk Ceza Kanunu’nun 210. maddesinin ikinci fıkrasında, sahte belge düzenleyen kişinin sağlık görevlisi (örneğin doktor, hemşire, diş hekimi veya ebe) olması ve bu belgenin kamusal ya da üçüncü şahıslar açısından zarar doğurucu sonuçlar yaratması durumunda özel bir düzenleme getirilmiştir. Ancak burada dikkat çekilmesi gereken nokta, söz konusu sağlık personelinin kamu görevlisi olmamasıdır; zira kamu görevlisi olan bir sağlık çalışanının düzenlediği sahte belge, doğrudan TCK m.204/2 kapsamında değerlendirilecektir. Türk Ceza Kanunu’nun 6. maddesi ise kamu görevlisini, kamu hizmetlerinin yürütülmesine her ne suretle olursa olsun katılan kişi olarak tanımlamaktadır.
2. Mağdur
Belgede sahtecilik suçlarında mağdurun tespiti, yalnızca ceza muhakemesi sürecindeki davaya katılma yönünden değil; aynı zamanda zincirleme suç (teselsül) hükümlerinin uygulanabilirliği açısından da önem arz etmektedir. Bu suçlarda esasen kamu güveni koruma altına alındığı için, mağdurun toplumun bütünü olduğu ileri sürülebilir. Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulu da bu doğrultuda karar vermiş ve sahtecilik suçlarının mağdurunun kamu olduğunu, ancak belgenin düzenlenme şekline göre maddi veya manevi zarara uğrayan bireylerin suçtan zarar gören sıfatıyla davaya müdahil olabileceğini belirtmiştir.
Bununla birlikte, sahtecilik fiilinin niteliği ve belgenin muhatabı dikkate alındığında belirli kişi veya kurumların doğrudan mağdur olabileceği haller de mümkündür. Örneğin, sahte diploma ile işe girilen kurum veya aldatılan başka bir kamu ya da özel kuruluş, doğrudan bu fiilden etkilendiği ölçüde suçtan zarar gören olarak davaya katılma hakkına sahip olabilecektir. Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin bir kararında, sanığın sahte not döküm belgesi sunması nedeniyle ODTÜ Rektörlüğü’nün kamu davasına müdahil olabileceği kabul edilmiştir.
Yargıtay içtihatlarına göre, belgede sahtecilik suçunda mağdur, suçun doğrudan etkilediği ve zarar verdiği kişidir. Buna örnek olarak, trafik sigortası poliçelerinde yapılan sahtecilikte ilgili sigorta şirketi veya sahte belge adına düzenlenmiş kişi; posta dağıtıcısının belgeyi teslim etmeden edilmiş gibi gösterdiği durumlarda ise alıcı kişi doğrudan mağdur olarak değerlendirilmiş ve davaya katılma hakkı tanınmıştır.
Belge Kavramı
Sahtecilik suçunun maddi konusunu, tehlikeye düşürülen ya da zarara uğratılan kişi veya eşya oluşturmaktadır. Bu suçların doğru anlaşılabilmesi için öncelikle temel öğesi olan “belge” kavramının tanımlanması gerekir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 199. maddesinde belge; yazılı ya da basılı metinler, senetler, çizimler, krokiler, fotoğraf, film, görüntü veya ses kayıtları gibi uyuşmazlık konusundaki vakıaları ispata elverişli veriler ile elektronik ortamdaki benzer bilgi taşıyıcıları şeklinde tanımlanmıştır. Türk Dil Kurumu ise belgeyi, bir gerçeği kanıtlama niteliğine sahip yazı, fotoğraf, resim gibi materyaller olarak tanımlamaktadır.
Ceza hukuku bakımından belge kavramının yasal bir tanımının bulunmaması, bu alanın hem doktrin hem de yargı içtihatlarıyla şekillendirilmesine yol açmıştır. Bu durum, sabit bir tanımın yapılmasının, özellikle teknolojiyle birlikte ortaya çıkan yeni belge türlerinin (örneğin elektronik belgelerin) yeterince kapsanamaması riski nedeniyle yerinde görülmektedir. Nitekim öğretide bu eksikliğin, yorum esnekliği sağladığı ve gelişmelere daha uyumlu bir yapı sunduğu belirtilmiştir.
Literatürde belgeye dair çeşitli tanımlar yer almaktadır. Örneğin Gökcen, belgeyi; bir irade açıklamasını veya olayı aktaran, belirli bir kişi tarafından oluşturulmuş ve dayanıklı bir zemine yazılmış yazı olarak tanımlar. Soyaslan’a göre belge, belirli bir kişinin kaleme aldığı ve çeşitli olguları açıklayan irade beyanıdır. Malkoç, belgenin, taşınabilir, kimlik bilgisi içeren, kanıt değeri bulunan ve hukuki sonuç doğurabilecek yazılı bir nesne olduğunu vurgular. Koca ve Üzülmez ise belgeyi, hukuken anlamlı bir açıklamayı somutlaştıran yazılı metin olarak tanımlar. Diğer bazı görüşlerde ise belge, hukuki kıymeti bulunan ve düzenleyenin irade beyanını yansıtan yazı parçası şeklinde açıklanır.
Yargıtay’ın yerleşik kararlarında da belge; taşınabilir bir eşya üzerine yazılmış, hukuki anlamda sonuç doğuran bir olgu veya vakıayı kanıtlamaya elverişli yazı biçiminde tanımlanmıştır. Tüm bu tanımlamalardan hareketle, belge; taşınabilir nitelikteki dayanıklı bir nesne üzerine yazılan, düzenleyicisi belirlenebilir olan, bir olay, olgu veya irade beyanını içeren ve hukuki değer taşıyan yazılı ya da elektronik veri olarak özetlenebilir.
Bununla birlikte, ceza yargılamasında fotoğraf, film veya görüntü kayıtları delil olarak kullanılabilse de, belgenin tüm yapısal unsurlarını taşımadıklarından sahtecilik suçunun konusu sayılmazlar. Doktrin ve kanun gerekçelerine göre, bir yazının belge olarak kabul edilebilmesi için üç temel unsur taşıması gereklidir: Yazılı olması, anlaşılabilir bir irade beyanı içermesi ve düzenleyicisinin tespit edilebilir olması.
Sağlık Hukukunda Belge Kavramına İlişkin Örnekler
Kamu Hastanesi Örneği:
Bir devlet hastanesinde görevli hekimin, hiç muayene etmediği bir hasta adına “yatarak tedavi gördüğüne” dair sahte epikriz raporu düzenlemesi hâlinde bu belge, hem kamu kurumlarını (örneğin SGK) yanıltma aracı olarak kullanılmakta hem de kamu güvenini zedelemektedir. Bu belge, resmi belge niteliğinde olup sahtecilik suçunun konusunu oluşturur.
Özel Hastane Örneği:
Özel bir sağlık kuruluşunda çalışan hekimin, yurt dışı vizesi almak isteyen kişiye gerçeğe aykırı şekilde “tedavi amaçlı seyahat gerektiğine” dair sağlık raporu vermesi de belgede sahtecilik suçuna vücut verebilir. Bu tür belgeler, özel sektörde düzenlenmiş olsa da hukuki delil niteliği taşımaları ve kamusal işlemde kullanılmaları nedeniyle suçun konusuna girer.
Elektronik Belge Örneği:
Bir laboratuvar teknisyeninin, hastanın kan tahlili sonucunu içeren dijital belgeyi hekimin onayı olmaksızın değiştirmesi ve bu verinin e-nabız sistemine yüklenmesi, elektronik ortamda düzenlenmiş belge üzerinde sahtecilik niteliği taşıyabilir. Belgenin elektronik olması, sahtecilik suçunun konusunu oluşturmasına engel değildir.
Hem Kamu Hem Özel Kurumu İlgilendiren Örnek:
Özel bir hastanede çalışan hekimin, kamu sigortası kapsamında geri ödeme yapılması amacıyla SGK’ya gönderilen fatura eki belgelerde hasta adına işlem yapılmış gibi göstererek sahte belge düzenlemesi, hem özel hem kamu yönlü mağduriyete neden olur. Burada mağdur yalnızca SGK değil, haksız kazanç elde edilen kamu güvenidir.
Bu örnekler göstermektedir ki sağlık alanında belge, yalnızca hasta ile hekim arasında bilgi taşıyan bir unsur değil; aynı zamanda hukuki işlemleri yönlendiren, mali hak doğuran ve toplumsal güven ilişkisini ayakta tutan kritik bir araçtır. Bu nedenle, sahtecilik fiilleri sağlık belgeleri üzerinde gerçekleştirildiğinde, yalnızca bireysel değil, sistemsel düzeyde bir güven ihlali söz konusu olur.
4.1. Belgenin Unsurları
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) belge kavramına ilişkin açık bir tanım yer almamaktadır. Nitekim kanunun hazırlanması sürecinde Adalet Alt Komisyonu’nda yapılan görüşmelerde bu konu gündeme gelmiş; ancak yapılacak sabit bir tanımın uygulamada ileride çıkabilecek uyuşmazlıkları sınırlı şekilde çözebileceği ve yeni ortaya çıkabilecek belge türlerini kapsamakta yetersiz kalabileceği gerekçesiyle tanım yapılmasından özellikle kaçınılmıştır.
Önceki ceza mevzuatımız olan 765 sayılı mülga TCK’da “varaka” ve “evrak” terimleri tercih edilirken, 5237 sayılı yeni TCK ile birlikte daha kapsamlı ve Türkçeleştirilmiş bir kavram olarak “belge” terimine geçilmiştir. “Varaka” kavramı doğrudan yazılı bir kâğıt anlamına gelmekteyken, “belge” terimi hem bu anlamı içermekte hem de daha geniş bir kapsama sahiptir. Ancak belge kavramının lafzi biçimde yorumlanması durumunda, normun uygulama alanının öngörülenden daha da genişleyebileceği yönünde doktrinde eleştiriler bulunmaktadır.
TCK’da “Kamu Güvenine Karşı Suçlar” başlıklı dördüncü bölümde yer alan 197 ila 212. maddeler incelendiğinde, bu bölümdeki suçların büyük çoğunluğunun maddi konusunu fiziki evrak niteliğindeki belgeler oluşturduğu görülmektedir. TCK m.204 gerekçesi de bu doğrultudadır: bir yazının belge sayılabilmesi için kağıt üzerinde yer alması ve yazılı kâğıt niteliği taşıması gerekmektedir. Yazılı olmayan veya yazı içermeyen nesneler, kanun gerekçesi uyarınca belge sayılmamaktadır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu da belgeyi; belirli bir hukuki ilişki ya da olguyu ortaya koyan, hukuken sonuç doğurmaya elverişli bir irade açıklamasını içeren ve düzenleyicisi belirlenebilen yazılı evrak olarak tanımlamaktadır. Aynı şekilde TCK m.204’ün gerekçesi de belgeye ilişkin üç temel özelliğe dikkat çekmektedir: Yazının okunabilir ve anlamlı olması, bir irade beyanı içermesi ve belirli kişiye atfedilebilir nitelikte olması.
Bu gerekçeler ışığında, bir yazının belge olarak kabul edilebilmesi için aşağıdaki unsurları taşıması gerekmektedir:
- Yazılı İrade Beyanı:
Belge mutlaka yazılı bir irade açıklaması içermelidir. Sözlü beyanlar veya sadece görsel unsurlar belge sayılmaz.
- Hukuki Değer:
Belgedeki açıklamanın, bir hukuki sonuç doğurmaya elverişli olması gerekmektedir. Aksi hâlde belge, sahtecilik suçunun konusu olamaz.
- Düzenleyiciyle Bağlantı:
Belge üzerindeki beyan, somut olarak belirli bir gerçek kişiye veya kişilere atfedilebilir olmalıdır. Anonim veya belirlenemeyen beyanlar belge niteliği taşımaz.
- Dayanıklı Taşıyıcı:
Belge, kağıt ya da levha gibi fiziksel olarak ispat kabiliyeti bulunan bir ortamda düzenlenmiş olmalıdır.
Bir hastaya ait laboratuvar sonuçlarının, hekimin imzasını ve kaşesini içerecek şekilde sahte biçimde hazırlanması hâlinde, bu belge yukarıda sayılan tüm unsurları taşıyorsa sahtecilik suçunun konusunu oluşturur. Belge, yazılıdır; belirli bir hekime aitmiş gibi gösterilmektedir; muayene ve teşhisle ilişkili olarak hukuki sonuç doğurabilecek niteliktedir; ayrıca kağıt üzerinde düzenlenmiştir. Dolayısıyla, böyle bir belge üzerinde yapılacak her türlü tahrifat, TCK m.204 kapsamında değerlendirilmelidir.
4.1.1. Yazılılık
Yazı, Türk Dil Kurumu tarafından “düşüncenin belirli işaretlerle ifade edilmesi” olarak tanımlanmakta olup, bir metnin belge sayılabilmesi için ön koşul olarak yazılı olması gerekmektedir. Yazılılık, bir irade beyanının veya olay aktarımının semboller, harfler ya da benzeri araçlarla kayda geçirilmesini ifade eder. Bu anlamda yazının okunabilir nitelikte olması zorunludur; fiziksel olarak okunamayan bir metin, hukuken belge sayılmaz. Nitekim Yargıtay içtihatlarında da okunabilirliğin, yazılılık şartının ayrılmaz bir unsuru olduğu vurgulanmıştır.
Ancak her yazılı metin belge niteliği taşımaz. Bir kişinin diğerine yazdığı, hukuken sonuç doğurmayan bir mektup ya da içeriği anlam taşımayan bir not, ceza hukukunda belge sayılmayacaktır. Aynı şekilde yazı dışı delil araçları –örneğin güvenlik kamerası görüntüleri, kan lekeleri, fotoğraflar veya video kayıtları– ceza muhakemesi kapsamında delil niteliği taşısa da, yazılılık unsuru eksik olduğundan sahtecilik suçunun konusunu oluşturmaz.
Bununla birlikte, bazı belgelerde yazının yanı sıra görsel unsurlar da bulunmakta olup, örneğin kimlik belgesi üzerindeki fotoğrafın değiştirilmesi halinde yazılı içeriğe müdahale edilmese dahi belgede sahtecilik suçu oluşabilecektir. Yargıtay, yazının yalnızca harflerden oluşması gerekmediğini, görme engelliler için kullanılan kabartmalı alfabenin de belge kapsamında değerlendirilebileceğini kabul etmiştir. Ayrıca elektronik imza ile imzalanan metinlerin de belge niteliği taşıyabileceği ve bu tür dijital belgeler üzerinde yapılacak tahrifatların da sahtecilik suçuna vücut vereceği, içtihatlarla benimsenmiştir.
Yazılılık unsurunun gerçekleşmiş sayılabilmesi için şu üç koşulun birlikte var olması gerekir:
Yazının dilsel bir yapı içinde olması:
Belirli bir dille yazılmış olmalıdır. Hangi dilin kullanıldığı önemli olmamakla birlikte, anlam taşımayan işaretler belge niteliği taşımaz.
Yazının işlenebilir bir yüzeye kaydedilmesi:
Kağıt, metal levha, dijital ortam gibi yazının fiziksel olarak kaydedildiği bir ortam bulunmalıdır. Yalnızca geçici olarak yansıtılan veya kısa sürede silinebilecek yüzeyler bu kapsamda yeterli görülmez.
Yazının okunabilir olması:
Gözle görülebilir, anlaşılabilir ve hukuki sonuç doğurmaya elverişli nitelikte olmalıdır.
Yazının hangi araçla yazıldığı –örneğin kurşun kalem, tükenmez kalem ya da bilgisayar çıktısı– belge niteliğini etkilememektedir. Belgenin ispat kabiliyeti açısından önemli olan husus, yazının kaydedildiği cismin dayanıklılığıdır. Geçici nitelikteki, silinebilir yazılar belge kapsamında değerlendirilemez. Yargıtay da, yazının kâğıt üzerinde bulunmasının zorunlu olmadığını; metal levha üzerine yazılmış, kalıcı ve okunabilir yazıların da belge sayılabileceğini kabul etmiş, bu kapsamda araç plakalarını da resmi belge olarak değerlendirmiştir.
Bir devlet hastanesinde çalışan hekimin, hastanın hiç bulunmadığı bir tarihte yapılmış gibi gösterdiği ameliyat raporunu oluştururken e-nabız sistemine dijital ortamda sahte yazılı veri girmesi hâlinde yazılılık unsuru gerçekleşmiş sayılır. Bu tür bir veri, hem elektronik hem yazılı nitelik taşıdığı için sahtecilik suçunun konusunu oluşturabilir. Belgenin dijital ortamda olması, onun yazılılık unsurunu taşımadığı anlamına gelmez. Yargıtay kararları doğrultusunda bu tür elektronik belgeler de sahtecilik bakımından koruma altına alınmaktadır.
4.1.2. Hukuki Değer Taşıyan Bir İçeriğinin Olması
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 204. maddesine ilişkin gerekçede, belge niteliğinden söz edilebilmesi için yalnızca yazılılık unsurunun varlığı yeterli görülmemekte; yazının içeriğinin de hukuken anlam taşıması ve sonuç doğurmaya elverişli olması aranmaktadır. Bu çerçevede, kâğıt üzerinde yer alan yazının taşıdığı muhteva, hukuki bir hüküm ifade etmeli; hukukî anlamda değer taşımalı ve belirli bir kişi veya kurumun iradesini ortaya koymalıdır. Aksi hâlde, yazılı ifade taşısa dahi belge niteliği oluşmayacaktır.
Hukuken değer taşıyan içerikten söz edebilmek için, söz konusu irade beyanının yetkili kişi veya kurum tarafından oluşturulmuş olması gerekir. Örneğin bir basılı form, ilgili kişi tarafından doldurulmadığı sürece belge sayılmaz; zira boş form tek başına hukuki anlam taşımaz. Belge, ancak içeriğiyle birlikte hukukî sonuç doğurabilecek hale gelir. Yine benzer şekilde, olay ya da olgunun hukuk alanında etki yaratma gücü taşıması gerekir ki, bu da sahtecilik suçunun oluşabilmesi açısından da temel bir gerekliliktir.
Belgenin taşıdığı irade açıklaması açık, anlaşılabilir ve ispat gücüne sahip olmalıdır. Bu beyan, doğrudan yazının sahibiyle ilişkilendirilebilmeli ve bu kişi ya da kurum tarafından oluşturulduğu yönünde tereddüt bırakmamalıdır. Örneğin bilirkişi raporları, içerdikleri teknik bilgi ve tarafsız değerlendirme ile açık irade beyanı içeren belgeler arasında yer alır. Bu tür belgeler, hem içerik hem şekil açısından sahtecilik suçuna konu olabilir.
Belgenin değeri yalnızca içeriğinden değil, aynı zamanda taşıdığı irade beyanının oluşturulma biçiminden de kaynaklanır. Söz konusu yazının elle, bilgisayarla ya da mekanik bir cihaz aracılığıyla oluşturulmuş olması önemli değildir; önemli olan, yazının belirli bir kişiye izafe edilebilecek nitelikte olmasıdır. Bu izafe, çoğunlukla imza gibi kişiye özgü bir işaretle kurulur. Ayrıca belgedeki ifade ile irade sahibi arasında doğrudan bir illiyet bağı bulunmalıdır. Örneğin, yazının beyan sahibi adına bilgisayarda hazırlanmış olması, içerikte isim bulunsa dahi, yazının doğrudan o kişi tarafından üretildiğini göstermediğinden tek başına yeterli değildir.
Bu bağlamda, elektronik ortamda hazırlanan belgelerde de içerik değerlendirmesi aynı ölçütlerle yapılmaktadır. Eğer bir belge, güvenli elektronik imza ile imzalanmışsa ve içeriğinde hukuki sonuç doğurmaya elverişli irade açıklaması bulunuyorsa, belge niteliği taşıyacak ve sahtecilik suçuna konu olabilecektir. Tüzel kişiler adına düzenlenen belgelerde ise irade beyanı şirket adına yapılmış olup, fatura, e-arşiv, makbuz gibi belgeler bu kapsamda değerlendirilir.
Belgenin sahtecilik suçuna konu edilebilmesi için yalnızca şekil şartlarını taşıması yetmez; aynı zamanda hukuk düzeni içerisinde sonuç doğurabilecek nitelikte olması gerekir. Örneğin, onaylı olmayan bir fotokopi, imzasız bir yazı ya da vasiyetnamenin geçerlilik koşullarını taşımayan bir metin belge olarak kabul edilmez. Aynı şekilde, şeklen belge görünümünde olsa da hukuken batıl olan veya ahlaka aykırı içerikler barındıran belgeler de belge niteliğinde sayılmaz.
Bir özel hastanede, hasta hiç tedavi edilmemiş olmasına rağmen SGK’ya faturalandırmak amacıyla “hizmet sunulmuş” gibi düzenlenen tedavi formları belge niteliği taşır. Çünkü bu formlar, hem yazılıdır hem de ilgili sağlık kuruluşunun irade beyanını içerir; ayrıca kamu kurumlarına sunularak maddi sonuç doğurabilecek niteliktedir. Ancak bu belgeler, hasta adına sahte düzenlenmişse, hukuki değer taşıyor gibi görünmesine rağmen gerçeği yansıtmamaları nedeniyle sahtecilik suçuna konu olur. Belge içeriğindeki irade açıklaması geçerli görünse de, irade beyanı ile gerçekte bağlantı kurulamazsa, belge hukuki değer taşımaktan uzaklaşır.
Öte yandan, bir hastanın evde bakım hizmetine ilişkin olarak hekimin imzası ve kaşesi bulunmayan bir raporun resmi belge sayılması mümkün değildir. Aynı içerik, kaşeli ve imzalı hâliyle hukuki değer kazanmakta ve ancak bu durumda sahtecilik suçu kapsamında korunabilir hâle gelmektedir.
Sonuç olarak, üzerinde sahtecilik yapılan her yazılı ifade belge sayılmaz. Belgenin sahtecilik suçunun konusunu oluşturabilmesi için, hem şeklen hem içerik bakımından hukuk düzeni içerisinde sonuç doğurmaya elverişli olması gerekir. Aksi hâlde, “faydasız sahtecilik” olarak adlandırılan ve Yargıtay’ın da kabul ettiği şekilde suçun oluşmadığı hâller gündeme gelecektir.
4.1.3. Düzenleyenin Belli Olması
Bir yazının belge niteliği kazanabilmesi için temel koşullardan biri de onu düzenleyen kişinin açıkça belirlenebilir olmasıdır. Bu belirlenebilirlik, çoğu zaman yazının içeriğinden, belgedeki imza, mühür ya da benzeri ayırt edici işaretlerden anlaşılabilmektedir. Ceza hukuku bağlamında, belgeyi düzenleyenin tespitinin yalnızca grafolojik incelemeye dayanmaksızın mümkün olması, bu şartın sağlandığını gösterir. Nitekim 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 204. maddesinin gerekçesinde, belgeyi düzenleyen kişinin gerçek ismi yerine takma ad ya da hayali bir kimlik kullanmasının, düzenleyicinin belirlenebilirliğini engellemediği vurgulanmıştır. Önemli olan, yazının somut olarak bir kişiye atfedilebilir olmasıdır.
Bu anlamda, yazının kim tarafından oluşturulduğu belirlenemiyorsa, örneğin imzasız, işaretsiz ve içeriğinde ayırt edici bilgi bulunmayan bir yazı söz konusuysa, belge niteliğinden söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, belgenin düzenleyicisini açıkça ortaya koyan herhangi bir işaret – bu bir isim, imza ya da sembol olabilir – yer almıyorsa, sahtecilik suçu da söz konusu olamayacaktır.
Yazının belli bir kişiye atfedilebilmesi için imza şartı mutlak değildir. El yazısı ile ad ve soyadın tam yazılması ya da o kişiye özgü bir işaretin kullanılması da yeterli kabul edilmektedir. Bu bağlamda imza, yalnızca yazılı adın bir tekrarı değil, düzenleyiciye özgü karakteristik çizim ya da sembollerden oluşan bir kimlik işaretidir. Soyadı Kanunu ve ilgili düzenlemeler, imzanın nasıl oluşturulacağına dair temel ilkeleri belirlerken; istisnai hallerde, belirli araçlar vasıtasıyla atılan imzaların da geçerliliği kabul edilmektedir.
Elektronik belgelerde ise güvenli elektronik imza, ıslak imzayla aynı hukuki geçerliliğe sahiptir. Bu nedenle, e-imzalı bir belge üzerinde gerçekleştirilen tahrifat ya da sahtecilik eylemleri de doğrudan TCK m.204 kapsamında değerlendirilir. Bu yönüyle dijital ortamdaki belgeler, geleneksel fiziksel belgelerle aynı ceza hukuku korumasına tabidir.
Öte yandan, bazı belgeler açısından yasa koyucu özel şekil şartları öngörmüştür. Örneğin kambiyo senetlerinde imza, geçerlilik şartıdır; benzer şekilde, hukuken birden fazla kişinin imzasının aranması halinde imzalardan birinin eksik olması durumunda, belge hukuki değer taşımaz. Bu nedenle, düzenleyenin belirlenebilir olması yetmez; belge, şekli zorunlulukları da taşımalıdır. Aksi halde belge sayılmayacak ve sahtecilik suçunun maddi konusu da oluşmayacaktır.
Bir hastaya ait reçetenin üzerinde doktorun adı ve soyadı yazılı olsa da, imza veya kurum kaşesi yer almıyorsa, bu belge doktor tarafından düzenlenmiş olsa bile düzenleyici unsuru eksik kalmış olur. Bu tür bir belge, hem hasta hem eczane açısından geçersiz sayılabileceği gibi, sahtecilik suçu bakımından da değerlendirmeye alınamayabilir. Buna karşın, hekimin adı, soyadı ve sicil numarasıyla birlikte güvenli elektronik imza taşıyan bir e-reçete ise, düzenleyicisi net biçimde belirlenebilir olduğundan sahtecilik eylemleri açısından doğrudan koruma kapsamındadır. Aynı şekilde, hastaneye ait bir sağlık kurulu raporunun, kurul başkanı ve üyeleri tarafından ayrı ayrı imzalanması yasal zorunluluk ise, imzalardan birinin eksikliği durumunda, belge eksik düzenlenmiş sayılacak ve bu haliyle üzerinde yapılacak tahrifatlar suç oluşturmayabilecektir.
4.2. Belgenin Türleri
Ceza hukuku bakımından belgeler; özel belge, resmî belge ve resmî belge hükmünde belge olmak üzere üçlü bir ayrıma tabi tutulmaktadır. Bu ayrım yalnızca ceza miktarlarının farklılaşmasına değil, aynı zamanda suçun maddi unsurunu oluşturan niteliklerin tespitine de hizmet etmektedir.
4.2.1. Resmî Belge
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 204. maddesine ilişkin gerekçede, resmî belge “kamu görevlisinin, görevinden kaynaklanan yetkiye dayanarak düzenlediği yazı” şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanım öğretide de benimsenmiş; resmî belgenin, kamu görevlisinin görevi gereği yerine getirdiği fonksiyona istinaden düzenlediği belge olduğu ifade edilmiştir.
Resmî belgeden söz edebilmek için iki temel unsurun birlikte gerçekleşmesi gerekir:
Belgeyi düzenleyen kişinin kamu görevlisi olması
Belgenin bu kamu görevlisinin görev alanı kapsamında hazırlanmış olması
Yargıtay kararlarında da resmî belge, memur ya da hukuken yetkilendirilmiş görevlinin, görev ilişkisi çerçevesinde ve kanuni şekil şartlarına uygun olarak oluşturduğu belge olarak tanımlanmıştır. Bu tanıma göre, görev alanı dışında düzenlenen bir belge, düzenleyen kişi kamu görevlisi olsa bile resmî belge niteliği taşımaz. Örneğin noter huzurunda düzenlenmiş gibi gösterilen sahte vekâletname, görev ilişkisi içinde oluşturulmuş bir belge görünümündeyse resmî belge olarak değerlendirilecektir. Aksi hâlde, failin sıfatına göre özel belgede sahtecilik suçu gündeme gelecektir.
Bir devlet hastanesinde görevli hekimin, hiç muayene etmediği bir hastaya ilişkin olarak düzenlediği hasta kabul formu ya da epikriz raporu, görevi gereği oluşturulmuş bir belge olduğu için resmî belge sayılmaktadır. Bu belge üzerinde tahrifat yapılması, TCK m.204 kapsamında resmî belgede sahtecilik suçu oluşturacaktır.
4.2.2. Resmî Belge Hükmünde Belgeler
Ceza hukuku sistemimizde, bazı belgeler resmî nitelik taşımamalarına rağmen, içerdikleri ekonomik ve hukuki önem sebebiyle resmî belge gibi korunmaktadır. TCK’nın 210. maddesinin birinci fıkrası bu belgeleri açıkça sıralamış; örneğin çek, bono, poliçe, hisse senedi, tahvil ve vasiyetnameler gibi belgelerde yapılan sahteciliklerin resmî belgede sahtecilik suçu olarak cezalandırılacağı belirtilmiştir. Bu yaklaşımın temelinde, söz konusu belgelerin özellikle ticari ilişkilerde tedavüle elverişli olması ve güven unsuruna dayalı işlem görmesi yatmaktadır.
Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise sağlık sektörüne özgü bir düzenlemeye yer verilmiştir. Buna göre, doktor, diş hekimi, hemşire, eczacı gibi sağlık meslek mensuplarının düzenlediği belgelerde sahtecilik yapılması durumunda –örneğin tıbbi raporun gerçeğe aykırı şekilde hazırlanması gibi– failler doğrudan resmî belgede sahtecilik suçuyla cezalandırılacaktır. Burada failin kamu görevlisi olup olmaması önem taşımamakta; meslek icrası kapsamında belge düzenlenmiş olması yeterli görülmektedir.
Bir özel hastanede görev yapan hekimin, herhangi bir tıbbi muayene gerçekleştirmeksizin, bir hastaya “yurtdışına çıkış için sağlık engeli yoktur” şeklinde rapor düzenlemesi hâlinde, bu belge hukuken özel belge sayılır. Ancak hekim sıfatıyla düzenlenmiş ve kamuya sunulmuş olması nedeniyle TCK m.210/2 kapsamında resmî belge hükmünde belge olarak kabul edilir. Bu durumda, belge gerçeğe aykırıysa düzenleyen kişi hakkında resmî belgede sahtecilik suçu kapsamında işlem yapılabilecektir.
4.2.3. Özel Belgeler
Ceza hukuku bakımından özel belge, hukuki anlam taşıyan, belirli bir kişi tarafından düzenlenmiş, ancak resmî belge niteliği taşımayan ve TCK m.210/1 uyarınca resmî belge hükmünde kabul edilen belgeler arasında da yer almayan yazılı belgelerdir. Başka bir ifadeyle; belirli bir şekil şartına bağlı olmayan, örneğin kira sözleşmeleri, ticari faturalar ya da el yazılı borç senetleri gibi belgeler özel belge kapsamında değerlendirilir. Nitekim öğretide, kamu görevlisi tarafından sonradan onaylanan özel belgelerin dahi resmî belgeye dönüşmeyeceği belirtilmektedir.
Yargıtay da bu görüşü benimseyerek, örneğin bir şirketin karar defterinin noter tarafından sonradan onaylanmış olmasının, bu defteri resmî belge statüsüne taşımayacağını kabul etmiştir. Keza, kamu görevlisinin yetkisi ve görevi dışında düzenlediği belgeler de özel belge sayılacaktır; zira belgenin düzenleyicisinin kamu görevlisi olması tek başına yeterli değildir.
Sağlık Hukukuna İlişkin Örnek:
Bir özel sağlık sigortası şirketi tarafından hazırlanan, hastanın poliçe kapsamına girdiğini ve tedavi masraflarının karşılanacağını belirten yazılı beyan, özel belge niteliği taşır. Bu belge üzerinde yapılan sahtecilik, resmî belge kapsamında değil, özel belgede sahtecilik suçu kapsamında değerlendirilir. Aynı şekilde, özel bir hastanenin kendi sisteminde tuttuğu hasta bilgilendirme formu, kamu gücünü temsil etmediğinden özel belge sayılır.
4.2.4. Elektronik Belge
Elektronik belge, en sade haliyle sayısal ortamda kodlanmış ve elektronik yollarla üretilmiş, saklanmış ya da iletilmiş veri olarak tanımlanabilir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu Yönetmeliği’nde “elektronik veri”, “elektronik, optik veya benzeri yöntemlerle üretilen kayıtlar”; “elektronik ortam” ise “bilişim sistemleri ve ağları” olarak tanımlanmıştır. Bu tanımlar doğrultusunda, herhangi bir bilginin dijital ortama aktarılması, onu doğrudan elektronik belge haline getirmez; yalnızca irade beyanı, olgu ya da hukuki sonuç doğurabilecek nitelikte bir ifade içermesi halinde elektronik veri, elektronik belge vasfı kazanır.
6100 sayılı HMK’da da açıkça belirtildiği üzere, elektronik ortamda saklanan ve uyuşmazlık konusu vakıaları ispata elverişli olan veriler belge olarak kabul edilmektedir. Ancak bir verinin belge sayılabilmesi için, yalnızca dijital ortamda yer alması yeterli değildir. Bu verinin gerçeği yansıtması, ispat aracı olarak kullanılabilme özelliği taşıması ve güvenli biçimde sabitlenmesi gerekir.
Elektronik belgeler genellikle hard disk, USB, sunucular, CD, bulut sistemleri gibi dijital ortamlarda saklanır. Buna karşın fiziksel çıktılar –örneğin bir Word belgesinin yazıcıdan alınmış hâli– çoğu zaman asıl belge niteliği taşımayabilir. Taraflarca açıkça kabul edilmedikçe veya imza gibi unsurlar taşımadıkça, bu çıktılar delil başlangıcı olarak dahi kabul edilmeyebilir. Yine de, güvenli elektronik imza, barkod ya da karekod gibi doğrulama araçlarıyla ilişkilendirilmişse, bu belgeler hukuk düzenince daha güçlü şekilde korunabilir.
Bir hastaya ait e-reçete, doktor tarafından güvenli elektronik imza ile oluşturulmuşsa elektronik belge niteliği taşır ve bu belge üzerinde yapılacak sahtecilik, hem hukuki hem cezai sonuç doğurur. Ancak aynı reçetenin yazıcıdan alınan çıktısı, üzerinde e-imza doğrulaması yoksa belge niteliği taşımayabilir ve tek başına delil olarak kullanılması mümkün olmayabilir. Benzer şekilde, bir özel hastanenin dijital sisteminde kayıtlı olan ameliyat raporu, sistem tarafından güvence altına alınmışsa ve hekimin elektronik imzasını taşıyorsa, elektronik belge olarak değerlendirilir ve sahteciliğe karşı ceza hukuku koruması altındadır.
SONUÇ
Bu çalışmada, Türk Ceza Kanunu çerçevesinde belgede sahtecilik suçları çok yönlü biçimde ele alınmış; suçun temelini oluşturan “belge” kavramı, bu kavramın taşıması gereken unsurlar, belge türleri ve bu belgeler üzerinde gerçekleştirilebilecek sahtecilik eylemleri ayrıntılı biçimde değerlendirilmiştir. Giriş bölümünde ortaya konulduğu üzere, sahtecilik suçları yalnızca bireylerin değil, toplumsal düzenin devamı açısından da doğrudan kamu güvenini tehdit eden eylemler bütünüdür. Bu doğrultuda, kamu güveninin korunması, söz konusu suçların cezalandırılmasının meşru temelini oluşturmaktadır.
Makalenin değerlendirme kısmında da açıklandığı gibi, belgede sahtecilik suçunun oluşabilmesi için failin kamu görevlisi olup olmamasına göre belge türü değişmekte; belgeye yüklenen hukuki değer, suçun niteliğini doğrudan etkilemektedir. Ayrıca, teknolojik gelişmelerin hızla ilerlediği günümüzde, elektronik belge ve elektronik imza gibi yeni hukuki araçların bu suç bağlamındaki yeri giderek daha fazla önem arz etmektedir. Ancak, dijital ortamdaki verilerin ceza hukuku kapsamında nasıl değerlendirileceği hususunda hem öğretide hem de uygulamada çeşitli belirsizlikler mevcuttur. Bu belirsizlik, Yargıtay kararlarında kimi zaman elektronik belgelerin sahtecilik suçunun değil, TCK m.244 kapsamında “bilişim suçları”nın konusu sayılmasıyla ortaya çıkmaktadır.
Oysa ki, bir elektronik belgenin, içeriğinde hukuki anlam taşıyan açık bir irade beyanı barındırması, belirli bir kişiye izafe edilebilir olması ve kamu işlemlerinde delil niteliği taşıması hâlinde, diğer belgelerle eşdeğer olarak ceza hukukunun korumasına tabi olması gerektiği açıktır. Bu nedenle, mevzuat düzeyinde yapılacak netleştirmelerle birlikte yüksek yargı içtihatlarının da teknolojik gelişmeler doğrultusunda yenilenmesi büyük önem taşımaktadır.
Öte yandan, özel belgede sahtecilik suçunun oluşabilmesi için yalnızca sahte belgenin hazırlanması yeterli olmayıp, bu belgenin fiilen kullanılması da gerekmektedir. Bu ayrım, uygulamada suçun tespitinde dikkatle göz önünde bulundurulması gereken bir unsurdur. Ayrıca belgede sahtecilik suçları, taksirle işlenebilen suçlardan olmayıp genel kast ile işlenebilen suçlardandır. Sahte belge düzenleyen kişinin amacı kamu güvenini doğrudan sarsmak olmasa dahi, eylem bu sonucu doğuruyorsa failin kastı yeterli sayılır.
Sonuç olarak, belgede sahtecilik suçlarının doğru biçimde tespit edilebilmesi ve cezalandırılabilmesi için öncelikle belge kavramının unsurlarıyla birlikte doğru tanımlanması ve belge türlerinin niteliğine uygun şekilde sınıflandırılması gerekmektedir. Ayrıca, dijital çağın getirdiği yeni belge türleri dikkate alınarak mevzuatın güncellenmesi, yargı kararlarıyla desteklenerek uygulamada birliğin sağlanması büyük önem arz etmektedir. Bu çerçevede hem bireylerin haklarının korunması hem de kamu güveninin tesisi bakımından belgede sahtecilik suçlarının çağın gereklerine uygun şekilde değerlendirilmesi elzemdir.
KİTAPLAR
- Artuk, M. E., Gökcen, A. Y. ve Yenidünya, A. C. (2021). Ceza Hukuku Genel Hükümler (20. Baskı). Ankara: Adalet Yayınevi.
- Başlar, K. (2016). Bilişim Suçları ve İnternet Yoluyla İşlenen Suçlar. Ankara: Seçkin Yayıncılık.
- Cengiz, H. (2007). Belgede Sahtecilik Suçları. Ankara: Adalet Yayınevi.
- Doğan, Ş. (2010). Ceza Hukuku Özel Hükümler. Ankara: Seçkin Yayıncılık.
- Erman, S. (1981). Sahtekârlık Suçları. İstanbul: Filiz Kitabevi.
- Erturgut, R. (2004). Elektronik Belgeler ve Elektronik İmza. İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayını.
- Göksu, T. (2011). Elektronik Delillerin Ceza Yargılamasında Kullanılması. Ankara: Seçkin Yayıncılık.
- Gözel, Y. (2015). Ceza Hukuku Özel Hükümler. Ankara: Adalet Yayınevi.
- Gökcan, H. N. (2009). Belgede Sahtecilik Suçları. İstanbul: Beta Yayınları.
- Gökcen, A. Y. (2016). Ceza Hukuku Genel Hükümler. Ankara: Adalet Yayınevi.
- Gökcen, A. Y. (2018). Ceza Hukuku Özel Hükümler. Ankara: Adalet Yayınevi.
- Güngör, A. (2010). Resmî ve Özel Belgede Sahtecilik Suçları. Ankara: Seçkin Yayıncılık.
- Keser, B. (2016). Ceza Muhakemesinde Elektronik Delillerin Kullanılması. Ankara: Adalet Yayınevi.
- Koca, M. ve Üzülmez, F. (2020). Ceza Hukuku Genel Hükümler. Ankara: Seçkin Yayıncılık.
- Malkoç, H. (1990). Belgede Sahtecilik Suçları. Ankara: Yargıtay Yayınları.
- Özbek, V., Doğan, K., Bacaksız, P., Tepe, İ. ve Erdem, M. (2017). Ceza Hukuku Genel Hükümler. Ankara: Seçkin Yayıncılık.
- Özgenç, İ. (2021). Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler. Ankara: Seçkin Yayıncılık.
- Pancaroğlu, H. (2019). Ceza Hukuku Açısından Sahtecilik Suçları. İstanbul: On İki Levha Yayıncılık.
- Soyaslan, D. (2010). Ceza Hukuku Özel Hükümler. Ankara: Yetkin Yayınları.
- Taşdemir, M. (2013). Belgede Sahtecilik Suçları. İstanbul: On İki Levha Yayıncılık.
- Tezcan, D., Erdem, M. ve Önok, R. (2018). Ceza Özel Hukuku. Ankara: Seçkin Yayıncılık.
- Toroslu, N. (2018). Ceza Hukuku Özel Hükümler. Ankara: Savaş Yayınevi.
- Yüksektepe, M. (2018). Ceza Hukuku Kapsamında Sahtecilik Suçları. İstanbul: On İki Levha Yayıncılık.
MEVZUAT
- 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, Resmî Gazete Tarihi: 12.10.2004, Sayı: 25611.
- 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, Resmî Gazete Tarihi: 04.02.2011, Sayı: 27836.
- Hukuk Muhakemeleri Kanunu Yönetmeliği, Resmî Gazete Tarihi: 03.04.2012, Sayı: 28253.
- Türk Ticaret Kanunu, 6102 sayılı, Resmî Gazete Tarihi: 14.02.2011, Sayı: 27846.
YARGI KARARLARI
- Yargıtay Ceza Genel Kurulu, T. 14.10.2003, E. 2003/232, K. 2003/250.
- Yargıtay Ceza Genel Kurulu, T. 24.01.2017, E. 2016/1065, K. 2017/27.
- Yargıtay 11. Ceza Dairesi, T. 03.05.2013, E. 2012/28930, K. 2013/7217.
- Yargıtay 11. Ceza Dairesi, T. 23.06.2014, E. 2014/7074, K. 2014/12490.
- Yargıtay 11. Ceza Dairesi, T. 10.10.2019, E. 2017/732, K. 2019/2517.
- Yargıtay 11. Ceza Dairesi, T. 08.02.2021, E. 2019/3921, K. 2021/1171.
- Yargıtay 11. Ceza Dairesi, T. 03.10.2020, E. 2018/830, K. 2020/5468.
- Yargıtay 11. Ceza Dairesi, T. 12.10.2017, E. 2015/4527, K. 2017/6639.
- Yargıtay 15. Ceza Dairesi, T. 03.06.2014, E. 2012/23781, K. 2014/10789.
- Yargıtay 21. Ceza Dairesi, T. 02.07.2015, E. 2015/1679, K. 2015/2637.